ABİYOGENEZ HİPOTEZİ Yazıları - Lütfi Şahin ve Edebiyat
EtiketŞu anda ABİYOGENEZ HİPOTEZİ konusu ile ilgili sayfalara bakmaktasınız.
Bu konuyla ilgili toplam 3 içerik bulunuyor.
İlk avladıkları yiyecekleri taze taze tüketen insanlar, aynı zamanda topladıkları meyveleri de taze taze tüketiyorlardı. Bir soğutucunun olmaması, hatta bırakın soğutucuyu bir tel dolabın olmaması, insanlar için büyük sorun oluşturmuştur.
Zaman içerisinde insanların geliştirdiği modellerden birisi yiyeceklerini toprak altına açtıkları çukurların içerisine saklamak, ileri ki dönemlerde ise evin alt mahzenine yapmış oldukları ve adına kiler dedikleri bölüme saklamak şeklinde olmuştur. Ama insan rahatına düşkün ve bu düşkünlük içerisinde de bilginler gerekli önemi kazanmıştırlar. Rahat yaşamak isteyen toplumlar, bilginlerini el üstünde tutmuş ve bunun meyvesini de diğer toplumlara muhtaç olmadan yaşayarak ve hem de rahat bir şekilde yaşayarak almışlardır.
Tel dolabı hadisesinde yaşanan olaylardan birisi ise abiyogenez hipotezi olmuştur. Yapılan çalışmalarda sineklerin açık bırakılan yiyeceklerin üzerinde kendiliğinden oluştuğu ve bu nedenden dolayı da evrim teorisinin devamı şeklinde kabul gören abiyogenez hipotezi kabul görmüştür. Ancak ileri ki dönemlerde yiyecekler tel dolap içerinse saklandığı zaman sineklerin üremediği ve sineklerin üremesi için yiyeceklerin üzerine ana sineklerin kurtlarını bırakması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ifadeler neticesi sonucu yanlış olan abiyogenez hipotezi terk edilmiş ve doğru olan biyogenez hipotezi kabul görmüştür.
İnsanların tek sakladıkları şeyler ise yiyecekler olmayıp; hem yiyeceklerini ve hem de değerli şeylerini sakladıkları dolapları ya da odaları kitleme ihtiyacını hissetmiştir. Basit tahta kilitler ilk etapta kullanılmıştır. Zaman içerisinde daha gelişmiş olan demir kilit ve anahtar sistemleri kullanılmıştır. Günümüzde artık bir çok değerli eşyanın saklandığı kısımlar parmak izi ile çalışan elektronik kilitler ile ya da kartlı sistemler ile kilit altına alınmaktadır. Bu sistemlerin birisi de şifreli elektronik kilitlerdir...
Benim bu kilitler ile ilgili olarak bir çalışmam var, ancak daha proje aşamasında... Diğer projelerimden kafamı kaldırıp bu projeyi hayata geçiremedim. Ancak deneyecek elektronik mühendislerinin mailini bekliyorum. Bu kildi yaparken bir and gate olan 4081 entegresinden faydalanacağız. 4081 entegresi içerisinde 4 ünite yer almakta ve bir entegre bizim şifremiz için yeterli bünyeyi taşımaktadır. Her bir ünitenin iki girişi ve bir çıkışı vardır. Şifreleme sisteminde şifremiz 1234 sayısı olsun. Bu sayıların dışında bir sayıya basıldığı zaman zener diyot aracılığı ile alarm çalışacak ve kilit kendini tamamen bloke ederek açılmayacaktır. Bu sayılara basılacak ve hem de sırasıyla... 1 sayısının olduğu butona basıldığı zaman entegrenin 1 nolu ünitesinin A ayağına gerilim gidecek; B ayağına ise her zaman gerilim verilecek. A ayağına gerilim geldiği zaman C çıkışında gerilim olacak ve bu da 2 nolu entegrenin A girişine gelecektir. 2 nolu entegrenin B girişi ise butona bağlı olacaktır. Eğer 30 saniye içerisinde bu butona basılmayacak olursa zamanlayıcı devreye girecek ve alarm çalışacak, bu arada kilit bloke olacaktır. Bu şekilde her ünitenin çıkışı diğer ünitenin bir girişine ve diğer girişe de buton bağlantısını yapacağız. En son ünitenin çıkışı ise elektronik roleye bağlı olacak ve bu role de kilidi açacak olan elektrik motoruna bağlı olacaktır.
Zaman bulup deneyen okurlarımdan sonucu bekliyorum, eğer benim vaktim olursa bende evime bu kilidi takmayı düşünüyorum... Çalışmalarınızda başarılar diliyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

06/07/2013 2:00
İnsanoğlu yapısı gereği sorgulayan ve araştırma yapmayı seven bir varlıktır.Tarih boyunca insanın bu özelliği değişmemiştir.Belki araştırma imkanı ve şartları farklı olmuştur,ancak araştırma sürmüştür.İlk yapılan araştırmalar biyoloji ve gökbilimleri olmuştur.Hakeza yapılan bu araştırmalar,biyolojide sistematik üzerine yoğunlaşmış ve gökbilimlerinde de falcılık üzerine yapılan astroloji üzerine olmuştur.
Tarihte bilinen en eski araştırmacı olan Aristo,yapmış olduğu çalışmalar neticesinde sadece biyoloji ilminde değil birçok ilimde temelleri atmıştır.Ancak yapmış olduğu biyolojik çalışmalar daha çok gözle görünen olayları temel almış ve biyolojik olan binlerce canlının sistematiğinin oluşmasına yol açmıştır.
Daha sonraki yüzyıllarda gelen bilginlerin araştırmaları ise biyoloji ilminin daha derin bir biçimde ele alınmasını ve bilinmesini sağlamıştır.Mikroskobun bulunması sonucu canlıların yapısı daha iyi ele alınmış ve canlıların çok küçük ve çok karmaşık yapılardan oluştuğu tespit edilmiştir.Ancak karmaşık yapının tespiti mikroskobun geliştirilmesinden sonra olmuştur.Yapılan ilk çalışmalarda görülen yapılar birer odaya benzetilerek odacık manasına gelen "hücre" adı ile adlandırılmıştır.
İlk zamanlarda hücrenin basit bir yapı olduğu zannedilmiş ve bu zan nedeniyle yanlış olan abiyogenez hipotezi ve yanlış olan evrim teoremi ortaya sürülmüştür.Ancak zaman içerisinde,mikroskobun gelişmesi ve özelliklede elektron mikroskobunun bulunması ile beraber hücre yapısının çok karmaşık sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir.Bu çalışmalar ve deneylerden sonra bu yanlış hipotez ve teoremlerde rededilmiştir.
Hücre ve yapısı ile ilgili çalışmalar,büyük bir sistemler bütününü ortaya koymuştur.Öyleki,sadece hücre zarının bile kompleks yapısı insanı hayrete düşürmüş ve de düşürmektedir.
Hücrelerin bir araya gelmesi sonucu dokular,dokuların bir araya gelmesi sonucu organlar,organların bir araya gelmesi sonucu sistemler ve sistemlerin bir araya gelmesi sonucu ise organizma meydana gelmektedir.Organizmada yer alan her bir hücre,diğer hücreler ile uyum içerisinde çalışmakta ve bu sayede organizmadaki denge sağlanmaktadır.
Sadece çok hücreli organizmalar değil,tek hücre formasyonuna sahip olan organizmalarda büyük bir denge içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir.
Bu Denge içerisinde organik besinlerde önemli bir yere sahiptir. Nedir organik besinler? Önce bu soruya cevap verelim...
Genel manada hepimizin şahit olduğu olaylardan birisi, sobanın içerisinde yanan kömürü gözlemek olmuştur. Kömürün yanma olayı ise aklımızda bir çok soru ve sorunların cevaplanması gerektiği ifadesini beraberinde getirmiştir. İşte bu soru ve sorunlar yüzyıllar boyunca araştırmacıların aklını kurcalamış ve bunlara cevap aramışlardır.
Yanma nedir? Neden gerçekleşir? Daha hızlı yanma var mıdır? Bu gibi sorular yüzlerce yıl boyunca bilginlerin ve bilgin olmayan insanların kafasını kurcalamıştır. Daha önceki yıllarda bilinen tek enerji modelinin ateş olduğu bulunmuş, ancak bu enerji şeklidir diye ifade edilmemiştir. Bu enerji insanların ısınmasında, yemek yapmasında, metalleri eritmesinde faydalı olmuş; ancak olayın matematiksel boyutu ve bilimsel nicelik ile nitelik bulguları yıllarca gizem olmayı sürdürmüştür.
Termodinamik adı verilen temellerin yerli yerine oturmaya başlaması ile beraber yanmanın açıklamaları da matematiksel olarak boyut kazanmaya başlamıştır. Yanmanın genel ifadeler içerisinde oksijen ile yanıcı bir maddenin birleşme reaksiyonu olduğu ifadesi; olayın oluşturduğu soru işaretlerinin bir kısmını çözmek için yeterli olmuştur. Bu ifade sonucu sobada bulunan ve bir karbon izotopu olan kömür , oksijen ile birleşerek yanma adı verilen enerji oluşumunu gerçekleştirmektedir. Bu olay sonucunda ise borulardan çıkan karbon integrali maddeler ve sobanın dibinde kalan kül oluşmaktadır.
Burada karbon integrali adını verdiğim şeyler arasında karbonmonoksit ve karbondioksit en önemlileridir. Netice itibari ile bir karbon izotopu olan kömürün oksijen ile birleşmesi sonucu, enerji ve artık maddeler oluşmaktadır.
Bizim sobada kömür yakmamızın temeli ise, bir organizma olan bizim yaşamımızı sürdürmemiz ve vücutta bulunan proteinlerin ve buna bağlı olarak enzimlerin optimal düzeyde tutulmasını sağlamak içindir. Ancak bizim yaşamamız için sadece ısı yeterli değildir. Bizim yaşamamızı sağlamak için daha önemli olan faktör kendi enerjimizi sağlamak için organik bileşik kullanmamızdır. Kullanacağımız bu organik bileşikleri ise üç grupta sınıflandırabiliriz: Karbonhidratlar, proteinler ve yağlar. Bu üç organik molekülde temelinde aynı amaç için vardır, bu ise canlılığın devamını sağlamaktır. Bu organik bileşiklerin oluşumu ise yine organik varlıklarda gerçekleşmektedir. Böylece bu bileşiklerin temelde üreticiler adı verilen bitkilerden, tüketicilere ve oradan ayrıştırıcılara uzanan döngülerinden bahsetmemiz mümkün hale gelmektedir.
İnsan vücudu bu bileşikleri enerji amacı için kullanırken önce karbonhidratları ve sonra yağları tercih etmektedir. Halbuki yağların enerji miktarı fazladır, ancak yanması zor ve uzun olduğu için, daha kolay yanan karbonhidratlar öncelikte birinci sırada yer almaktadır. Ancak yağ dediğimiz moleküller sadece enerji için değil; organizmanın deri altında ve organlar arasında bulunması ile onu soğuktan ve mekanik etkilerden koruması ile dikkate değer öneme haiz olduğu gerçeğini defalarca vurgulamaktadır.
Burada enerji modellemesinde ilk önce karbonhidratların ve daha sonra yağların ve en sonunda da proteinlerin kullanılmasını soba örneği ile açıklamak isterim... Kömürün enerjisi fazladır, ancak siz odun yakmadan kömürü yakamazsınız; aynı şekilde yağların enerjisi çoktur, ancak karbonhidratlar bitmeden onları yakmanız mümkün değildir. Eğer vücut proteinleri enerji için yakıyorsa artık o vücut ölüyor demektir, buda çürümüş soba gibidir.
Yağ molekülleri genel manada karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşmaktadır. Bazı yağ moleküllerinde ise bu maddeler yanında fosfor ve azotta bulunmaktadır. Yağların yapısındaki hidrojen miktarı diğer organik bileşiklerinden daha fazladır, bu nedenler enerji miktarı daha fazladır.
Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler. Aseton ve eter gibi organik çözücülerde çözünürler.
Yağlar genel olarak dört grupta incelenir: Yağ asitleri, steroidler, fosfolipitler, steroidler ve nötral yağlar.
Bunlardan yağ asitleri en basit lipidler olup uzun karbon zincirlerinden oluşmuştur. Karbonlar arasında bağlar tekli ise doymuş yağ asitleri, çiftli bağlar varsa doymamış yağ asitleri adı verilir. Doymamış yağ asitlerinin yüksek sıcaklık ve basınç altında hidrojene tabi tutulması sonucu margarinler elde edilir.
Steroidler halkalı yapıya sahip olup, zarların yapısına katılır. Ayrıca steroidler vitamin ve hormon olarakta görev yaparlar.
Fosfolipidler adı verilen yağlar ise fosfor içerip, zarların yapısına katılırlar.
Nötral yağlar ise yağların depo şeklidir ve bir gliserol molekülüne üç yağ asidinin bağlanması sonucu oluşmaktadır.
Karbonhidratlar içerisinde en basit molekül yapısına sahip olanlar monosakkaridler dediğimiz daha basit bileşenlere hidroliz edilemeyen şekerler söylenebilir. Bunlar içerisinde aktif grup olarak aldehit taşıyanlara aldoz, keton taşıyanlara ketoz adı verilmektedir. Bu şekerlerde adlandırma karbon sayılarına göre yapılıp üç karbonlu olanlara trioz, dört karbonlu olanlara tetroz, beş karbonlu olanlara pentoz ve altı karbonlu olanlara heksoz adı verilmektedir.
Hidrolizlendikleri zaman aynı veya farklı iki monosakkaride ayrılan karbonhidratlara disakkaridler adı verilmektedir. Bunlara verilecek örnekleri ise şöyle sıralayabiliriz; sukroz-glukoz alfa (1-2) fruktoz; laktoz-glukoz beta (1-4) galaktoz; maltoz-glukoz alfa (1-4) glukoz, trehaloz-glukoz alfa (1-1) glukoz; sellobioz-glukoz beta (1-4) glukoz ...
Hidroliz edildikleri zaman iki ile on arasında monosakkarid oluşturan karbonhidratlara ise oligosakkaridler adı verilmektedir. Bunlara örnek olarak raffinozu verebiliriz. Raffinozun yapısında glukoz , galaktoz ve fruktoz monosakkridleri yer almaktadır.
Hidroliz edildikleri zaman on ve daha fazla monosakkaride ayrılan karbonhidratlara polisakkaridler adı verilmektedir. Bunlardan selüloz beta D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlarda beta amilaz bulunmadığı için selülozlu sindiremez. Başka bir örnek ise nişastayı verebiliriz. Alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlar sindirebilir. Bir başka örnek ise glikojeni verebiliriz. Glikojende alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur.
Karbonhidratlar çok geniş bir konu olup hala araştırmaların sürmekte olduğu düşünülürse, bir makale ile ifade edilemeyeceği aşikar olur...


KAYNAKLAR
1-Kadir DEMİRCAN,Hücrelerden Vücuda,Sızıntı Dergisi,Eylül1999,Sayı248
2-Kadir Namlı,Hücre,Sızıntı Dergisi,Temmuz 1979,Sayı 6

NOT: Bana ait makalelerden alıntı yapılmıştır...

LÜTFİ ŞAHİN

08/07/2014 4:40
Biyoloji bilimi insanlığın en eski çalışma sahasını oluşturmuş ve günümüzde de oluşturmaya devam etmektedir.İlk insanlar belki bir bilim ifadesi içerisinde kullanmamışlar,ancak hangi bitki zehirli,hangi bitki yenebilir;hangi hayvan saldırgan ve hangi hayvan sadece ot yer gibi çalışmalar içerisine girmişler ve neticede bilim adı altında toplanmasa bile,bilimin temelleri atılmış olmuştur.

Konu ile ilgili en eski çalışmaları yapan ise,felsefenin babası olarak adlandırılan ve bir çok bilimin içerisinde eli olan Aristo’dur.Aristo canlılarda bir sınıflandırma düzeneği kurmuş ve toplamış olduğu canlıları bu sınıflandırma içerisinde adlandırmıştır.

Biyoloji bilimi ile ilgili çalışmalara önem veren diğer bir bilgin ise İbni Sina olup,daha çok insan biyolojisi üzerine yönlenmiştir.20.yy’a gelinceye kadar yazmış olduğu kitaplar Dünya’nın bir çok üniversitesinde okutulmuştur.Bu kitaplardan ikisi ise “kanun” ve “şifa” adlı kitaplar olup,insanlığa yol göstermesi açısından çok önemli yerleri olmuştur.

Avrupalı bilginler hastalığa neden olan etkenlerim gözle görülemeyecek canlılar olduğunu bilmezken,bizim kültürümüzde yetişen bilginler,özellikle de bu bilginler içinden Akşemseddin,hastalığa neden olan canlıların gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar olduğunu ifade etmiştir.

Biyoloji bilimi kendi içerisinde bir çok alt bölüme ayrılmış ve bu dallardan biri olarak da “mikrobiyoloji” ifade sahasını bulmuştur.Nedir mikrobiyoloji?Genel ifade ile hastalık etkeni olan ve adına mikrop denilen canlıları ele alan ve inceleyen bir bilim dalıdır.Mikrobiyoloji biliminin inceleme sahası,özellikle mikroskop adı verilen aletin icadı ile büyük sahalara ulaşmıştır.Anti parantez bir ifade ile abiyogenez ifadesi yerine biyogenez ifadesinin kullanılmaya başlanması ile,mikrobiyoloji daha geniş bir anlam kazanmıştır.

Nedir abiyogenez?Nedir biyogenez?Abiyogenez ve biyogenez ifadeleri birer hipotez olup,abiyogenez hipotezi canlıların cansız varlıklardan kendiliğinden çoğaldığını ifade etmiştir.Bunu ispatlamaya çalışan bilgin ise deneyinde açıkta bırakılmış besinler üzerinde oluşan larvaları göstermiştir.Ancak bunun aksini düşünen bilginin yaptığı denemede besinleri delikli tel ile çevrili bir dolaba koymuş ve belli süre beklendikten sonra larva oluşumunun olmadığını ispatlamıştır.Olayın açıklamasını yapan biyogenez savunucusu bilgin,ilk deneyde açıkta bırakılan besinin üzerine konan sineklerin larva yumurtalarını bıraktıklarını ve bu nedenden dolayı da larvaların oluştuğunu ifade etmiştir.Daha sonra telli dolaba koyma eylemi sonucu sineklerin besinler üzerine yumurtalarını bırakamadıklarını ve larva oluşumunun olmadığını açıklamıştır.Bu deneyler sonucunda abiyogenez hipotezinin yanlış olduğu ve doğru hipotezin ise biyogenez olduğu ortaya çıkmıştır.

Canlıların yine canlılardan çoğaldığının ispatı ile beraber gözle görülemeyecek canlılarından yine kendileri gibi canlılardan çoğaldığı ifadesi de yerini bulmuştur.Biyogenez hipotezine bağlı olarak,canlıların büyüyebilmesi için besine ihtiyaçlarının olduğu ifadeside olaya daha geniş bir boyut kazandırmıştır.Besine ihtiyaç duyan canlıların sadece gözle görülebilen canlılar olmadığı,gözle görülemeyen canlılarında yaşayabilmek için besine ihtiyaç duydukları ifade edilmiştir.Bu ifade sonucu ise canlıların beslenme şekilleri sınıflandırılmıştır.

Sınıflandırma sonucu bazı canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için diğer canlıları kullanmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.Bu kullanımda bazı tip canlılar beraber yaşadığı canlıya zarar vermezken,bazı birlikteliklerde konak olan canlının zarar gördüğü ve bu canlı üzerinde yaşayan canlının da bir parazit olduğu ifadesi yer almıştır.

Parazit olan canlılarla uğraşmak içinde biyoloji bilimi altında yeni bir alt dal oluşturulmuş ve bu bilim dalına da mikrobiyoloji adı verilmiştir.

Mikrobiyoloji,canlılara zarar veren asalaklardan tutunda bakterilere,mantarlara,virüslere varıncaya kadar geniş bir canlı grubunu inceleme sahasına almıştır.Sadece insanlara özgün bir hücreli canlılarla uğraşan mikrobiyoloji ifadesi ise tıbbi mikrobiyolojisi adını almıştır.


LÜTFİ ŞAHİN