DUYGUSAL ZEKA Yazıları - Lütfi Şahin ve Edebiyat
EtiketŞu anda DUYGUSAL ZEKA konusu ile ilgili sayfalara bakmaktasınız.
Bu konuyla ilgili toplam 9 içerik bulunuyor.
"Bilgili insan doğru şeyleri bilen kişidir. Eğitimli insan ise doğru bilgileri alışkanlık haline getirmiş kişidir." (Lütfi ŞAHİN)
Yukarıdaki ifadenin doğruluk payını beraberce irdeleyelim. Bu irdeleme işini ise daha çok örneklendirmelere bakarak yaparsak, konuyu günlük hayatımızda kendimizle kıyaslamamız daha kolay olacaktır.
Kayalar üzerine resimleri nakşederek bilgiyi miras bırakan insan topluluklarından tutunda, deri üzerine bilgiyi nakşeden insanlara kadar ve günümüzün Dünya'sındaki teknik meteryaller üzerine bilgiyi nakşeden insanlarda dahil önemli olan şey bilgidir. Bilginin nesillere aktarımını sağlayanlar ise eğitimcilerdir. Eğitimciler için ast olan şey ise bilgiyi vermek değil, onu öğrenci de alışkanlık haline getirmektir.
Sizler düşünebilirsiniz ki; öğretmenler kuru kuruya bilgi versin, çok bilgi versin, öğrenci ister alışkanlık haline getirsin, isterse getirmesin... Ancak bu düşüncenin yanlışlığı da zaman içerisinde ortaya çıkmıştır.
Dünya'ca ünlü tıp profösörünün bilgi düzeyi kimse tarafından tartışılmıyordu. Bu profösör, sigaranın zararlarını anlatan bir konferans vermek ister. Binlerce insan bu konferansa katılır. Bu bilginin söyleyeceği önemli bilgileri dinlemek isterler. Profösör, sigaranın başta akciğer kanseri olmak üzere onlarca tip kansere neden olabileceğinden bahseder. Beyin için ve diğer organlar için zararlarından bahseder. Neyse konferans birkaç saat sonra biter. Dışarıya çıkan profösör ile dinleyiciler tokalaşmak ister, ancak profösör bir sigara yakmış ve sonra tokalaşacağını söyler. Ne oldu, hani bu profösör bilgili değil miydi? Saatlerdir sigaranın zararlarından bahseden bu kişi, sigara içmekte. Doğrudur, bu profösör bilgili bir kimsedir, ancak bilgisini alışkanlık haline getirmemiştir. İlköğretimi bitirmiş olan bir şahıs, az bilgiye sahip olabilir, ancak iyi bir eğitimden geçmiş ise sigara kullanmayacaktır.
İkinci örneğimi daha teknik bir çerçevede ele almak istiyorum. İki tane gelişmiş ülke düşünelim. Bu ülkelerden ilki teknoloji konusunda gelişmiş olan A ülkesi olsun, diğer ülke ise eğitim konusunda gelişmiş olan B ülkesi olsun. Bu iki ülke birbiriyle bir iddiaya girerler ve derler ki "biz sizden daha iyi öğrenci yetiştiririz." Tek yumurta ikizi olan ve tüm genetiksel özellikleri aynı olan iki bebekten birisini A ülkesi, diğerini ise B ülkesi alır. A ülkesi teknolojiyi ve bilgisayar sistemlerini kullanarak kendi ülkelerindeki çocuğun beynine elektrotlar aracılığı ile bilgi yüklerler. B ülkesindeki çocuk ise psikomotor gelişimine uygun bir tarzda eğimden geçirilir. Bu çocuklar on yaşına geldiklerinde ülke konseyleri toplanır ve çocukları sınarlar. A ülkesinde kalmış olan çocuk bütün sorulara doğru cevap verir. B ülkesinde kalmış olan çocuk ise bazı soruları yanıtlayamaz. Konsey A ülkesinde kalan çocuğun kazandığını ifade edecektir. Tam bu sırada, A ülkesinde kalmış olan çocuk yediği çikolatanın kabını yere atar, B ülkesinde kalmış olan çocuk ise bu kabı alıp çöp tenekesine atar. Görüldüğü gibi bilgili olmak istenen sonucu vermemiştir.
Kendi ifadelerim içerisinde kullandığım bir açıklama vardır. Bu da zekanın bir tarla gibi olduğu ve aklın ise bu tarla üzerindeki bitki örtüsü gibi olduğu şeklindedir. Tarla küçükse az bitki yetişir, büyükse çok bitki yetişir. Ama bazı tarlalar vardır ki, büyük olmasına rağmen verimsiz olduğu için fazla bitki yetişmez, bazı tarlalarda vardır ki küçük oldukları halde verimli oldukları için çok bitki yetişir. Sizin tarlanızın büyük ya da küçük olması önemli değildir, önemli olan onu verimli hale getirmektir. Eğimli bireyler, yukarıdaki örneklendirmelerde olduğu gibi sigara içmeyen, yere çöp atmayan, insanlara iyi davranan kişilerdir. Bu ifadelerin açılımı ise empati duyguları şeklinde karşılığını bulacaktır. Bu nedenden dolayı da eğitimli kişiler toplum tarafından sevilen kişilerdir. Eğitimli kimselerin istendik davranışlar göstermesi nedeniyle başarıya ulaşmaları daha kolaydır. Benim burada ifade ettiğim şeyi Goleman, "Duygusal Zeka" adlı kitabında ele almıştır. Ben burada olayı farklı yönden irdelemek istedim. Unutmayın ki başarı için bilgiden çok alışkanlık gereklidir. Bu alışkanlıklar için ise hiçbir zaman geç kalınmış değildir. Başarı dolu bir gelecek yaşamanız ümidiyle...

LÜTFİ ŞAHİN

Başarılı bireyler yetiştirmek hem aile bazında ve hem de toplum bazında önem arz etmektedir. Yıllar içerisinde araştırmacıların yapmış oldukları çalışmalarda ise başarının zannedildiği gibi tamamen IQ ile bağlantılı olmadığı sonucuna varılmıştır. IQ ifadesinin başarıyı %10 oranında etkilese de başarının daha çok insan ilişkilerini bilen insanlar tarafından kazanıldığı tespit edilmiştir.
1983 yılında Howard Gardner'in yapmış olduğu çalışmaların ürünü olan "aklın çerçeveleri" adlı kitapta Gardner, zekanın tekil bazda ele alınamayacağını ve çoklu zeka modelinin daha uygun bir açıklama olduğunu ifade etmiştir.
Bu konuda çalışmalar yapmış olan diğer bir isim ise Robert Sternberg'tir. Sternberg, yapmış olduğu açıklamalarda sınıflarda kullanılan hareketsiz zekanın belki akademik kariyer için gerekli olduğunu; ancak başarının çok alanda gelişme göstermiş, bunları geliştirmiş ve uygulamış bireyler için daha çok geçerli olduğunu ifade etmiştir.
1990 yılında Peter Salovey ve John Mayer duygusal zeka ile ilgili iki tane makale yayınlamışlardır. Bu profösörlerin ifadeleri ise bazı kimselerin hem kendi duygularını ve hem de çevrelerindeki insanların duygularını çok iyi tanıyabildikleri, duygularını kontol edebildikleri yönünde olmuştur. Bu akademisyenler birde duygusal zeka testi geliştirmişler, ancak bu akademik çevrede kalmıştır.
Duygusal zeka kavramının ciddi olarak Dünya çapında yankı yapması ise bir gazeteci-yazar olan Daniel Goleman'ın yazmış olduğu "duygusal zeka" adlı eseri ile olmuştur. Goleman yapmış olduğu çalışmalar neticesinde empati duygusunu bilen ve uygulayabilen, nezaketi, saygıyı ve kendi duygularını tartabilen, zor şartlar altında duygularına hükmedebilen bireylerin başarıya daha çok yakın olduğu sonucunu bulmuştur.
Bu açıklamaların hepside doğrudur. Düşünsenize bir öğrencinin IQ seviyesi yüksek, ancak duygularına hükmedemiyor. Öğretmeninin kızgın olduğu bir zaman diliminde, o öğrenci de heyecanlanacaktır ve öğretmeni ona soru sorduğu zaman bu soruyu cevaplamasını IQ düzeyi isteyecek; ancak duygusal zeka modu olan EQ ifadesi ise heyecanlandığı için cevabı verememesine neden olacaktır.
Maaşı yetmeyen bir görevli şirketinin patronundan zam isteyecektir. Görevli çalışkandır, ancak heyecanlı bir yapısı vardır, duygularına hakim olamamaktadır. Patronunun karşısına geçtiği zaman, insanları iyi tanıyan patronunun ikna edici konuşması neticesinde bırakın zam istemeyi, maaşından ödün vermeye hazır bir hale gelecektir.
Bir başka örneği ise ev hanımı olan bir bayan ile eşi arasında geçen diyalog ile vermek istiyorum. Her zaman yemeğini pişirip hazır eden bayan, o gün çok rahatsızdır ve yemek yapamamıştır. Normalde haklı olduğu halde bu durumu sinirli yapıya sahip olan eşine bir türlü anlatamamıştır.
Yukarıdaki örnekleri günlük hayatımızda devamlı yaşarız; bu açıklamaları doğrular tarzda da cevapları yaşantımızda güzel bir şekilde buluruz. Şeytanın avukatı adlı filimde olayı açıklar tarzda bir diyalog geçmektedir. Orada "zor şartlar altında duygularını kontrol edip edemiyeceği ve eğer ki kontrol edemezse başarıyı yakalayamayacağı" şeklinde bir diyalog vardır. Bu diyaloğu belki çoğumuz film diye galeye almamışızdır, ancak doğruluk payı da vardır.
Hem kendi başarımız için ve hem de gelecek nesillerimizin başarısı için zor şartlar altında duygularına hakim olabilen, empati kurabilen ve kendisini son derece iyi tanıyan bireyler olmalıyız ve nesillerimizi de buna göre yetiştirmeliyiz. Başarılı bir gelecek geçirmeniz ümidiyle...

LÜTFİ ŞAHİN

"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Ben yaşadıkça Kur''''an''''ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed''''in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim..."
Yukarıdaki sözlerin sahibi olan ve küçüklüğünü ifade ettikçe büyüyen bir alim: Mevlana. 30 Eylül 1207 yılında Belh şehrinde Dünya'ya gelen Mevlana, daha çocukluk yıllarından itibaren bilgisi ve aklıyla insanları etkilemiştir. Mevlana'nın babası "bilginlerin sultanı" lakabı ile anılan Bahaeddin Veled'dir. Mevlana'nın annesi ise Mümine Hatun'dur.
Mevlana'nın babası, değişik nedenlerden dolayı Belh şehrinden ayrılıp Karaman'a yerleşmiştir. Karaman'da yedi yıl kalan bu şerefli aileyi, Selçuklu Hükümdarı Alaeddin Keykubat Konya'ya davet eder. Aile Konya'ya gelerek İplikçi Medresesine yerleşir.
Mevlana'nın babasının ölümü üzerine, insanlar Mevlana'nın etrafında toplanır ve onun ilminden istifade eder. Son derece mütevazi olan Mevlana, insanlara öğütler verir ve bu öğütlerin bir çoğunda mütevazi olmanın öneminden bahseder. Duygusal zekanın önemli özelliklerinden birisi olan empati duygusuna, Mevlana'nın bu hassasiyetinde bulabiliriz.
Sizler etraflıca düşünün , toplumda kibirli olan ve kendini beğenen insanların durumunu...bu tip insanlar ne kadar sevilir, ya da ne kadar başarılı olurlar. Başarı kişiden kişiye göre değişmektedir, bu doğrudur. Ancak günü birlik başarı yerine yüzlerce yıl süren ve hala ahengini bozmamış bir başarı varken; sizler günü birlik başarı yaşamak ister misiniz?
"Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap..." (Mevlana) Bu ifadeyi benimsemiş olan Mevlana, "benim aklım bana yeter, başkasına danışmama gerek yok" ifadesini kullanmamıştır. Zaten böyle bir ifadeyi kullanmış olsaydı, ismi asırlar boyunca yaşamazdı; mütevazi ve kendini yetiştirmiş bir insan.

DOSTU ŞEMS-İ TEBRİZİ
15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaşan Mevlana, onda nuru görmüş ve onu çok sevmiştir. Mevlana ile Şems'in karşılaşmaları oldukça düşündürücüdür.
Devamlı arayış içerisinde olan Şems-i Tebrizi bir gün gördüğü rüyanın etkisinde kalır. Rüyasında kendisinin gönül dostunu bulması karşılığında neyini vereceği sorulur. O da "kelle mi" diye cevap verir. Ona Mevlana'yı arayıp bulması söylenir.
Şems, Mevlana'yı Konya'nın sokaklarında bulur. Şems ile Mevlana'nın ilk karşılaşmaları ilginçtir.
"Şems Mevlana'nın katırının yularını tutar ve ona sorar:
-Sen, alimlerin sultanı Baba Veled'in oğlu Mevlana mısın?
-Benim.
-Söyle bana içlerinden hangisi daha büyüktü; ermiş Bayezid-i Bistami mi, yoksa Hz Muhammed mi?
-Nasıl soru bu? Hiç şüphe yok ki Hz Muhammed daha büyüktür.
Mevlana yoluna devam ederken Şems-i Tebrizi arkasından bağırır:
-Peki Hz Muhammed daha büyükse neden "seni bilmem gerektiği gibi bilemedim" dedi ve Bayezid " Zafer benimdir! İtibarım ne büyüktür. Çünkü sadece Hakla doluyum" dedi.
-Hz Muhammed hala Allah'ı arıyordu ve bildikleri durmak için ona yeterli gelmiyordu. Bayezid ise Allah'ın içinde kaybolmuştu. O vardığını sandı; ama varmak diye bir şey yoktu."
Şems ile dostluğu Şems'in vefatına kadar devam eder. Şems, deniz olan Mevlana'yı adeta bir okyanus haline getirmeyi başarır.



KİŞİLİĞİ VE EĞİTİME OLAN KATKILARI
"Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözleri ile büyük bir kişilik sahibi olduğunu adeta asırlara ispatlamıştır. Mevlana insanın özü ve sözü ile aynı olmasının önemini bu sözü ile ifade etmiştir.
Sözlerinde ve ifadelerinde sevgiden ve mütevazilikten bahseden Mevlana, yüzlerce yıl boyunca tüm insanlığın sevgisini kazanmıştır. Bu gün psikoloji uzmanlarının ifade ettikleri mutluluk reçetelerini, Mevlana yüzlerce yıl önce ifade etmiştir. Psikologlar yapmış oldukları çalışmalarda kibirli insanların mutluluğu yakalayamadıklarını ve acı çekmeye müsait olduklarını belirtmektedirler. Mevlana ise bu ifadeleri yüzlerce yıl önce ifade etmiş ve adeta demiştir ki:"iğneyi kendine, çuvaldızını başkasına batır."
Hayatta sadece mesleki kariyer basamaklarını hedefleyen insanlar, iyi bir baba ya da anne, iyi bir eş ve iyi bir arkadaş olma yolunda ne kadar başarılı olmuşlardır. Hakeza, iğneyi kendisine, çuvaldızını başkasına batıran tipte felsefeye sahip bireylerin daha başarılı oldukları, hayata daha pozitif baktıkları istatistiklerin göstergelerindedir.
Yüzlerce öğrenci yetiştiren Mevlana'nın belli başlı eserleri şunlardır:
-Mesnevi
-Büyük Divan
-Fihi Ma-Fih
-Mecalis-i Seb'a
-Mektubat

VEFATI
17 Aralık 1273 günü Hakk'ın rahmetine kavuşan Mevlana'nın vasiyeti üzerine cenaze namazını Sadreddin-i Konevi kıldıracaktır, ancak Konevi Mevlana'yı o kadar sevmektedir ki; cenazesinde baygınlık geçirir. Bu nedenden dolayı cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır.

KAYNAKLAR: (1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_Celaleddin-i_Rumi


LÜTFİ ŞAHİN

Kapalı bir kutu olması tarih boyunca değişmemiş olan ve hala da sırlı bir kutu olma özelliği gösteren beyin ve zeka kavramları; insanlığın daha çok araştırma yapmasını gerektirecek kadar kapsamlı bütünler zinciri içerisinde yer almaktadır. Beyinin yapı ve fonksiyonları, teknolojinin bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen sır gibi gizemini korumayı başarmıştır.
Son yüzyıl içerisinde, sinir sisteminin histoloji uzmanları tarafından tarif edilmesi ve bilgisayar sistemlerinin de geliştirilmeye başlanması ile beraberde olaylar daha geniş çerçevede görülmeye başlanmıştır. Beyin denilen kapalı kutunun sinir hücresi fazlaca olmak üzere bağ doku ile desteklenmiş bir şekilde bulunduğu tespit edilmiştir. Sinir hücrelerinin yapı ve görevlerinin ise basit düzeylerde olmadığı ortaya konmuş ve araştırmaların çok daha ileri düzeyde yapılması gerektiği, şu ana kadar bulunan bulguların bizlere fısıldadığı nameler gibi kulağımızda çınlamaktadır.
Nedir sinir sistemi? Nelerden oluşur? Bu ve benzeri sorulara eğilerek olaya giriş yapmamız uygun düşecektir... Elektriksel sinyallerin yoğun olduğu hücrelerin meydana getirdiği sinir sisteminin temel hücre birimi; "nöron" adı verilen sinir hücreleridir. Yağ oarnı fazla olan bu nöronlar, temel unsur olarak iletimi sağlamak ile görevli birer uyarıcı gibi çalışmaktadırlar. Burada iletim uçlarının birinin adı dendrit, diğerinin adı ise aksondur. İletim ise dentritlerden aksonlara doğru olmaktadır. Burada hem dendrit ve hem de akson uçları nöron adı verilen sinir hücrelerine bağlı bir şekilde bulunmakta ve dendrit adı verilen uçlardan alınan bilgi, nöronun diğer ucunda bulunan aksonlara iletilerek bütün sinir dokunun uyarımı sağlanmaktadır. Burada iletimin temeli ile sodyum pompalarına bağlı üretilen elektriksel sinyaller şeklindedir. Yani anlaşılacağı üzere insan vücudu elektrik üreten bir işleve de sahiptir. Sodyum-potasyum pompası denilen pompalar sayesinde iletim sağlanmakta ve bir uçtan diğerine geçişin temeli elektriksel sinyaller ile olmaktadır. Sinir hücrelerinin arasıbnda kalan boşluklarda iletim ise birer protein yapısında olan nörotransmitterler sayesinde sağlanmaktadır. Nörotransmitter adı verilen bu maddelerin az yada çok olması ise değişik sorunları beraberinde getirmektedir.
Sinir hücresi olan nöronların temelinde ise yağ oranı fazla bir şekilde olmak üzere protein ve az miktarda da karbonhidratlar bulunmaktadır. Burada nöronların çevresini kaplayan kılıflar çok önemli olup, çokça lipit partiküllerinden oluşmuştur.
Nöronların önemli bir özelliği ise kendilerini yenileyememeleridir. Bölünme özelliğine sahip olmayan nöronlar, belli bir yaştan sonrada harap olmaktadır. Özellikle otuz yaşından sonra günlük yüz bin civarında nöronun yok olması ile, yaşa bağlı bunama ortaya çıkmakta ve bu da insanların istemediği bir durumdur. Öfke ve strese bağlı olarak bu yıkılma oranı daha fazla artmaktadır.
Nöronların birbiri ile etkileşimi sonucu düşünce denilen kavram ortaya çıkmakta; ama düşüncenin merkezi olan zeka olayı tanım olarak bile açıklanamamaktadır. Nedir zeka? Yada ne değildir? Bu sorular için insanlar bazı tanımlamalar yapmıştır. Bunlardan bir kısmını burada sizlere iletmek istiyorum... "Zeka, soyut düşünce yeteneğidir." "Zeka, alet yapma yeteneğidir." "Zeka, matematiksel düşünce yeteneğidir." Bu ve buna benzer onlarca tanımlama yapılmış, ancak zekanın tam bir tanımı ortaya konulamamıştır. Bu tanımlamaların hepsi doğrudur, ancak yeterli değildir. İnsan sadece soyut düşünmez, sadece alet yapmaz, sadece matematikle uğraşmaz... Bu şekilde listeyi uzatmamız mümkündür. İnsan bütün bunların hepsini yapan, aynı zamanda sosyal olan bir varlıktır. Bütün bunları birleştirdiğimiz zaman ise çokça dile getirilen çoklu zeka teoremini düşünmemiz gerektiği ortaya çıkmıştır. Belli bir kültüre göre yapılan satanford-binet zeka testinin artık kimse doğru bir gösterge olduğuna inanmamakta, Daniel Goleman'ın çalışmaları ile ortaya çıkan duygusal zeka ve arkasından gelen Muhammed Bozdağ'ın çalışmaları ile ortaya konulan ruhsal zeka kavramları bizlere insanın ne kadar kapsamlı olduğunu bir daha ispatlamaktadır.
Bu çalışmaların birer sentezi olacak şekilde getirilen çoklu zeka teoremi, Dünya'daki tüm eğitim modellerinde kabul görmüştür. İşin ilginç yanı ise maddesel bir boyut olduğu düşünülen öğrenme ve düşünce yeteneğinin, madde dışı bir olgu tarafından destek gördüğü olgusu da, ruh kavramını kabul etmeyen kimselerin önüne birer ruh abidesi gibi konulmaktadır. Yukarıda izah etmeye çalıştığım nöron etkileşimlerinin, zeka denilen mefhumu oluşturmak için yeterli olmadığı günümüz bilginleri tarafından kabul görmektedir. Olayın sadece elektriksel sinyal etkileşimleri sonucu oluşmayacak kadar kapsamlı olduğu, son yıllardaki çalışmalar sonucu daha iyi ortaya konulmuştur. Önemli olan ise bu konuda çalışmaların yapılması ve insanlığa faydalı olacak şeylerin ortaya konulmasıdır.
Zeka üzerine birçok kitap ve makale yazılmıştır. Ancak günümüze kadar hiç kimse zekanın tam olarak
tarifini yapamamıştır. Akıl ve zeka mefhumları olduğu gibi farazi tarifler ile açıklanmaya çalışılmıştır.
Zeka nedir? Ne işe yarar? Bu gibi sorular tarih boyunca birer meçhul olarak kalmıştır. İlk başlarda yapılan açıklamalarda zekanın soyut düşünme yeteneği; alet kullanma yeteneği; matematiksel ifade yeteneği;
yeni ortamlara uyum yeteneği gibi şeyler söylenmiştir. Bunların hepsi doğru; ancak yeterli açıklamaları getirmemektedir. Günümüzde yapılan çalışmalarda zeka mefhumunun çok karmaşık olduğu ve bir tip değil, yüzlerce tip zekanın olduğu belirtilmiştir. Daha önceki yıllarda sadece teorik zeka ele alınmış ve zeka ifadesi IQ ile belirtilmeye çalışılmıştır.
IQ ifadesi ilk olarak stanford-binet tarafından kullanılmıştır.Yapmış oldukları test ile ilk defa zeka ölçümünü yapmışlar ve sonuç IQ ile ifade edilmiştir.
Ancak günümüzde kullanılan çoklu zeka teoremi ile insanın sadece teorik zekaya sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Sadece IQ değil,EQ ve SQ ifadeleri de zekayı tanımlamada kullanılmıştır.
EQ dediğimiz ifade duygusal zeka için ve SQ dediğimiz ifade ise ruhsal zeka için kullanılmaktadır. İşte, çoklu zeka teoremi genel olarak bu zeka tiplemelerinin beraberce kullanılmasına dayandırılmaktadır.
Nedir EQ? İsterseniz önce bunu irdeleyelim... İnsanoğlu sadece mantığı ile hareket etmemektedir, aynı zamanda birer duygu yumağı olarakta hareket etmektedir. İnsanda korku,sevgi,öfke gibi birçok duygusal mefhum yer almaktadır. İşte EQ bu duyguların doğru kullanımı oranında artmakta ve yanlış kullanımı oranındada azalmaktadır. Kısaca EQ dediğimiz mefhum duygusal zekanın kullanımı ile ilgilidir.
Duygusal zeka gelişimi yüksek olan insanlarda empati duygusu çok gelişmiştir. Empati nedir? Kısacası insanın yapmış olduğu davranışlarda kendisini karşısındaki insanın yerine koymasıdır, diyebiliriz. İnsan yapmış olduğu davranışta karşısındakinin incinip incinmeyeceğine,kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak anlayabilmektedir. İşte duygusal zekanın gelişim sürecinde empati çok önemli bir rol oynamaktadır.
Yapılan çalışmalar sonucunda, başarının IQ ile değil EQ ile daha çok orantılı olduğunu göstermiştir. Aile içerisinde ve toplum hayatında duygusal zekası yüksek olan insanları daha fazla başarılı olduğu ortaya konmuştur. Normal şekilde IQ su yüksek olan bir insan yaptığı işi kendisine maletmekte,EQ su yüksek olan bir insan ise başarıyı çevresindeki insanlara maletmektedir. Bu nedenden dolayıda çevresindeki insanlar tarafından sevilmekte ve toplum hayatında çok başarılı olmaktadırlar.

KAYNAKLAR
1-Muhammet MERTEK,Hissi Zeka,Sızıntı dergisi,Kasım 2001,Sayı 274
2-Dr. Selim AYDIN,çoklu zeka mı,kabiliyetmi?,Sızıntı dergisi,Ağustos 2005,Sayı 319

LÜTFİ ŞAHİN

03/07/2013 6:29
"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Ben yaşadıkça Kur''an''ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed''in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim..." (MEVLANA)
Yukarıdaki sözlerin sahibi olan ve küçüklüğünü ifade ettikçe büyüyen bir alim: Mevlana. 30 Eylül 1207 yılında Belh şehrinde Dünya'ya gelen Mevlana, daha çocukluk yıllarından itibaren bilgisi ve aklıyla insanları etkilemiştir. Mevlana'nın babası "bilginlerin sultanı" lakabı ile anılan Bahaeddin Veled'dir. Mevlana'nın annesi ise Mümine Hatun'dur.
Mevlana'nın babası, değişik nedenlerden dolayı Belh şehrinden ayrılıp Karaman'a yerleşmiştir. Karaman'da yedi yıl kalan bu şerefli aileyi, Selçuklu Hükümdarı Alaeddin Keykubat Konya'ya davet eder. Aile Konya'ya gelerek İplikçi Medresesine yerleşir.
Mevlana'nın babasının ölümü üzerine, insanlar Mevlana'nın etrafında toplanır ve onun ilminden istifade eder. Son derece mütevazi olan Mevlana, insanlara öğütler verir ve bu öğütlerin bir çoğunda mütevazi olmanın öneminden bahseder. Duygusal zekanın önemli özelliklerinden birisi olan empati duygusuna, Mevlana'nın bu hassasiyetinde bulabiliriz.
Sizler etraflıca düşünün , toplumda kibirli olan ve kendini beğenen insanların durumunu...bu tip insanlar ne kadar sevilir, ya da ne kadar başarılı olurlar. Başarı kişiden kişiye göre değişmektedir, bu doğrudur. Ancak günü birlik başarı yerine yüzlerce yıl süren ve hala ahengini bozmamış bir başarı varken; sizler günü birlik başarı yaşamak ister misiniz?
"Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap..." (Mevlana) Bu ifadeyi benimsemiş olan Mevlana, "benim aklım bana yeter, başkasına danışmama gerek yok" ifadesini kullanmamıştır. Zaten böyle bir ifadeyi kullanmış olsaydı, ismi asırlar boyunca yaşamazdı; mütevazi ve kendini yetiştirmiş bir insan.
15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaşan Mevlana, onda nuru görmüş ve onu çok sevmiştir. Ancak bu beraberlikleri uzun sürmemiş ve Şems kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Bu duruma çok üzülen Mevlana, dışarıya uzun süre çıkmamıştır.
Sözlerinde ve ifadelerinde sevgiden ve mütevazilikten bahseden Mevlana, yüzlerce yıl boyunca tüm insanlığın sevgisini kazanmıştır. Bu gün psikoloji uzmanlarının ifade ettikleri mutluluk reçetelerini, Mevlana yüzlerce yıl önce ifade etmiştir. Psikologlar yapmış oldukları çalışmalarda kibirli insanların mutluluğu yakalayamadıklarını ve acı çekmeye müsait olduklarını belirtmektedirler. Mevlana ise bu ifadeleri yüzlerce yıl önce ifade etmiş ve adeta demiştir ki:"iğneyi kendine, çuvaldızını başkasına batır."
Hayatta sadece mesleki kariyer basamaklarını hedefleyen insanlar, iyi bir baba ya da anne, iyi bir eş ve iyi bir arkadaş olma yolunda ne kadar başarılı olmuşlardır. Hakeza, iğneyi kendisine, çuvaldızını başkasına batıran tipte felsefeye sahip bireylerin daha başarılı oldukları, hayata daha pozitif baktıkları istatistiklerin göstergelerindedir.
17 Aralık 1273 günü Hakk'ın rahmetine kavuşan Mevlana'nın vasiyeti üzerine cenaze namazını Sadreddin-i Konevi kıldıracaktır, ancak Konevi Mevlana'yı o kadar sevmektedir ki; cenazesinde baygınlık geçirir. Bu nedenden dolayı cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır.

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [1/2] 1 2 Sonraki