BİYOGRAFİ MAKALELERİ Kategorisi - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda BİYOGRAFİ MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 21 içerik bulunuyor.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsen
Ya nice okumaktır
Yukarıdaki mısraların sahibi olan ve 700 yıldır yüreklerde yaşatılan bir sabır örneği; Yunus Emre. Anadolu'da yaşamış ve vefat etmiş olan bu büyük insan, şiirleri ve sözleri ile bizlere çok güzel öğütler vermektedir.
1238 yılında doğduğu söylenen, ancak tam belli olmayan doğum tarihi gibi 1320 yılı denilen vefat tarihi de tam kesin değildir. Ancak muhtemel ifadeler çerçevesinde Yunus için belki de bunun hiçbir önemi yoktu. İnsana hizmeti ve insan sevgisini gaye edinmiş bu büyük insan için adının duyulması bile önemli değildi belki de...
Sevgisini yoğurduğu Taptuk Emre'nin dergahında tam kırk yıl boyunca hizmet etmiş ve bu hizmeti bile insanlara onun en büyük erdemini göstermeye yetmiştir... bizim de sahip olmamız gereken bu özellik sabır dediğimiz erdemdir.
İnsanı sevmeyi çok önemseyen bu büyük zat, yüzlerce yıl sevilmiş ve bu sevgi yüzlerce yılda devam edeceğe benzemektedir. Yukarıdaki mısraları yazarken sadece yazmamış, aynı zamanda bunları uygulamıştır. Yani Yunus kendini bilen olgun bir insandı.
Sadece yukarıdaki mısraları değil, yazmış olduğu bütün şeyleri bizzat hayatına tatbik etmiş olan bu büyük insan, bizlere çok güzel örnek olmuştur. Bilmek başka, uygulayabilmek başkadır.
Sigaranın yüzlerce zararından bahseden bir bilgin, bu bahsinden sonra cebinden bir sigara çıkarıp içerse ne dersiniz? Bu ne perhiz, ne lahana turşusu...işte bu bilgin Yunus gibi olsaydı, o zaman tam anlamıyla örnek teşkil edecekti.
Anadolu'da tasavvuf örneği teşkil eden Yunus, o zaman dilimi içerisinde Moğol saldırısına uğrayan Anadolu insanı için adeta bir umuttu. Sadece Anadolu'da değil, artık tüm Dünya'da onun örnek hayatı ve eserleri bir umut. Daha önceleri Dünya'da fazlaca tanınmamasının bir nedeni, eserlerini Türkçe yazmış olması ve o zamanlardaki Avrupa ülkelerinde Türkçe'nin fazlaca bilinmemesiydi. Ancak yapılan etkin çalışmalar neticesinde artık tüm Dünya Yunus'u sevmekte ve onu örnek almaktadır.
Vefat ettikten sonra, yaklaşık yüz yıl kadar sonra olduğu söylenen bir olayda dikkat çekicidir. Taptuk Emre'nin dergahında bulunan Kasım adlı bir öğrenci, Yunus'un şiirlerinin yazılı olduğu sayfaları bir bir okumakta ve bunları beğenmeyip nehire atmaktadır. Yine bir kağıdı almış ve okumaktadır, ama ürperir okuduklarından; "seni sigaya çeken bir molla Kasım gelir."
Bizler de Yunus gibi sevmeli ve insanlara hoşgörü ile yaklaşabilmeliyiz. Günümüz Dünyasında insanlar maalesef her şeyi madde olarak görmekte ve sevgisiz bir yaşam tarzını benimsemektedir. Yunus gibi insanları örnek almalı ve onun gibi olgun olmalıdır her insan...
Gariptir ki Yunus'un doğum ve ölüm tarihleri bilinmediği gibi mezarının nerede olduğu da bilinmemektedir. Ama halkımız onu o kadar sevmektedir ki, bir çok yörenin vatandaşı Yunus'un kabirinin kendi yöresinde olduğunu iddia etmektedir. Ancak yapılan çalışmalar neticesinde büyük bir olasılıkla Karaman'da ya da Sarıköy'de olabileceği ortaya konmuştur.
O nerede olursa olsun, bizlerin yüreğinde yer bulacaktır. Onun gibi sevmeyi ve örnek olmayı temenni ederim.

LÜTFİ ŞAHİN

"Bu değersiz kul, Sultan Selim Han'ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup, Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında, tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım. İstanbul'a dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım." (1)
Bu sözlerin sahibi dünyaya birçok eserler bırakmış olan bir mimar: Mimar Sinan.
Asıl ismi Sinaneddin Yusuf olan Mimar Sinan 29 Mayıs 1489 tarihinde Kayseri'nin Agrianos köyünde doğmuştur. Ermeni veya Rum kökenli olan Sinan, Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul'a gelmiş, yeniçeri ocağına alınmıştır.

YENİÇERİLİK DÖNEMİ
Sinan mimar olarak Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine katıldı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferine yeniçeri olarak katıldı. Gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına getirildi. Daha sonra Zemberekçibaşı ve Başteknisyen oldu.
1533 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman'ın İran seferi sırasında Van Gölü'nde karşı sahile geçmek için Mimar Sinan iki haftada üç tane kadırga yapıp donattığı için büyük itibar kazandı. İran seferinden sonra Hasekilik rütbesi verildi.
1538 yılındaki Karaboğdan seferinde ordunun Prut Nehri'ni geçmesi için köprü gerekli oldu. Bu görev Kanuni'nin veziri Damat Çelebi Lütfi Paşa'nın emriyle Sinan'a verildi. Köprünün yapımından sonra, Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra 49 yaşında Başmimarlık görevine atandı.

BAŞMİMARLIK DÖNEMİ
1538 tarihinde Hassa başmimarı olan Sinan, başmimarlık görevini 1. Süleyman, 2. Selim ve 3. Murat zamanında elli yıl süre ile yapmıştır.
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Kalfalık eserim dediği bu eserini 1550- 1557 yılları arasında yapmıştır.
Mimar Sinan'ın ustalık eserim dediği eser ise 86 yaşında yaptığı Edirne'deki Selimiye Camii'dir.
Mimar Sinan, mimarbaşı olduğu süre içerisinde birbirinden çok değişik konularla uğraşmıştır. Eski eserleri restore etmesi bunların başında geldi. Ayasofya'nın kubbesini onararak takviyeli duvarlarla destekledi.
Mimar Sinan'ın Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü onun ne kadar mütevazi olduğunu da göstermektedir:
"El- fakirul Hakir Ser Mimaranı Hassa" (Değersiz ve muhtaç kul, saray özel mimarlarının başkanı)
1588'de İstanbul'da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı türbeye defnedilmiştir.
Mimar Sinan'ın çok çeşitli yapılar olmak üzere toplam 375 eseri vardır.

DİPNOTLAR: (1) Tezkiretü'l Bünyan ve Tezkiretü'l Ebniye.

KAYNAKÇA
1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Mimar_Sinan


LÜTFİ ŞAHİN

Anadolu'da bir çok ilim adamı birlik ve beraberlik çabası için tarih içerisinde mücadele vermiştir, ama bu ilim adamlarının en büyüklerinden birisinin "Emir Sultan" olduğu unutulmamalıdır. Şu an bile adına yapılmış olan cami özellikle ramazan ayında, ama diğer zamanlarda da hiç azımsanmayacak ölçüde insanların akınına uğramaktadır. Zaman bu büyük insanın birlik ve beraberlik çağrısını eskitmemiştir.
Peki, kimdir Emir Sultan? Asıl adı "Şemseddin Muhammed" olan bu ilim adamının doğumu 1368 (miladi) yılında Buhara'da olmuştur. Son derece güzel bir aile terbiyesi alan Şemseddin'in amacı "Medine-i Münevvere'de" yaşamını sürdürmekti, ancak görmüş olduğu bir rüyanın etkisiyle Anadolu'ya doğru yola çıktı.
Zorlu yolculuğundan sonra Bursa şehrinde kalan Şemseddin, Molla Fenari'den ilim tahsil etti ve icazetini bi zatihi hocasının elinden almıştır.
Bursa vatandaşları ona Şemseddin diye hitap etmemişler, ona Emir demişlerdir. Çevresinde bir çok öğrenci ona eşlik etmiş ve onun ilminden istifade etmeye çalışmıştır.
Kısa bir süre içerisinde çevresinde o kadar insan toplanmıştır ki, ilmi ve bilgisinin ünü saraya kadar ulaşmıştır. Yıldırım Beyazıd onun sohbetlerini dinlemiş ve ilminden istifade etmiştir. Yıldırım Beyazıd, kızı Hundi Fatma Hatun'un ondan ders almasını istemiştir.
Hundi Hatun bu alim kişinin değerini bilmiş ve belli bir zaman sonunda Emir ile Hundi Hatun evlenmiştir. Bu evlilikten sonra halk Emir'e sultan lakabını takmış ve bundan sonra "Emir Sultan" diye anılmaya başlanmıştır.
O sırada beylikler hüküm sürüyordu. Artukoğulları, Germiyanoğulları, Karamanoğulları, Osmanlı... gibi bir çok beylik vardı. Emir Sultan bu beyliklerin birlik ve beraberlik içerisinde yaşaması için çok uğraşmıştır. Adeta birliğin sembolü haline gelmişti ve zaten bu büyük insana bu yakışırdı.
Yıldırım'ın damadı olan Emir Sultan, padişaha her zaman adil olmasını söylemiştir. Onunla güzel bir şekilde sohbetler etmiştir ve bu sohbetler padişahın çok hoşuna gitmiştir.
O yıllarda Timur ile Yıldırım arasında anlaşmazlıklar olmuştur. Emir Sultan savaş olmaması için çok uğraşmış, ancak başarılı olamamıştır. Maalesef Yıldırım sözünden dönmemiş ve Timur ile savaşmıştır. Bu savaşa Emir Sultan'da katılmıştır.
Timur ile savaş sonucu Yıldırım Beyazıd ve Emir Sultan esir düşmüştür. Timur Emir Sultan ile görüşmüş ve onun ilmine hayran kalmıştır. Emir Sultan'ın Bursa'ya dönmesine izin vermiştir.
Emir Sultan 2. Murat zamanında da büyük saygı görmüştür. Hem sarayda hem de halk arasında büyük saygı görmüştür.
1422 yılında yapılan İstanbul seferine o da katılmış, orduya manevi destek olmuştur.
Emir Sultan 1429 yılında Bursa'da vefat etmiştir. Eşi Hundi Hatun onun adına bir cami ve türbe yaptırmıştır.
İnsanlar arasında birliği ve beraberliği yaymış olan bu kişinin vefatından yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, hala insanların akın akın ziyaretine gelmeleri, ne denli büyük bir insan olduğunun göstergesi değil midir?
İnsanlar arasında sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü yaymış olan bu kişi "Yunus Emre'nin" şu dizelerine ne kadar güzel uymaktadır:
"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsen
İlim nice okumaktır"
Güzellikleri bilen Emir Sultan, bu güzelliklerin insanlar tarafından yaşanması için çok uğraşmış, ancak önce kendisi yaşamıştır. Sevmiştir, saygı duymuştur, hoşgörülü olmuştur... insanlarında böyle olması için çaba harcamıştır.
Biz de seni seviyoruz Emir Sultan... sen bizlerin kalbinde taht kurmuş bir gönül dostusun, senin gibi sevmek, senin gibi saygı duymak ümidiyle...

LÜTFİ ŞAHİN

"Bilim ve edebiyat toplumların en önemli iki dinamiğidir." (1)
Tarihi inceleyen tarihçilerin ifade ettiği tarzı yukarıdaki cümlede bulmak mümkündür. Özellikle bilimde büyük çabalar harcayan toplumlar ileri düzeylere ulaşmış ve çok rahat yaşam sürmüşlerdir.
"İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendin bilmezsen,
İlim nice okumaktır" (2)
Yukarıdaki Yunus Emre'nin dizelerini adeta kendine destur edinmiş olan toplumumuzda, tarih içerisinde bilginlerine çok kıymet vermiştir. Gerçek ilim sahiplerini el üstünde tutmuş olan toplumumuz, bu günde adeta tarih içerisinde yaşamış olan bu bilginleri paylaşamamıştır. Doğum yeri bilinmeyen bilginler için "bizim şehrimizde doğmuştur" ya da naaşı nerede olduğu bilinmeyen bilginler için "naaşı bizim şehrimizdedir" gibi ifadelerle, bu bilginleri adeta paylaşamadıklarını ifade etmişlerdir.
Mevlana , Piri Reis, İbn-i Sina, Mimar Sinan, Uluğ Bey, Akşemsettin, Yunus Emre, Biruni, Aziz Mahmut Hudayi vb binlerce konusunda uzman bilgin toplumuzda yaşamış ve hak ettikleri değerler verilmiş ve günümüzde de bizler tarafından anılmaya devam etmektedirler. Eserleri ile bizlere bir çok öğütler vermiş olan bu bilginler, asırlar sonra yaşayan eserleri ile insanlığa hizmet etmişlerdir.
Toplumumuzda asırlar önce yaşamış olan ve bilgisinin çokluğu nedeniyle Hezarfen lakabıyla anılan bir bilgin:Hezarfen Ahmet Çelebi.
1609 yılında doğan Hezarfen Ahmet Çelebi, bilgisinin çokluğu nedeniyle halk arasında "bin fenli" anlamına gelen Hezarfen lakabıyla anılmıştır.
Bir çok araştırma yapmış olan Ahmet Çelebi, 10. Yüzyılda yaşamış olan İsmail Cevheri'nin eserlerinden ilhamlar almış ve uçma denemeleri yapmıştır. İsmail Cevheri'nin eserlerini dikkatlice inceleyen Hezarfen, kanada benzer bir sistemle Galata Kulesi'nden kendini boşluğa bırakır. İstanbul Boğazı'nı geçer ve 3358 metre ötede bulunan Üsküdar'daki Doğancılar'a inmiştir.
Sarayburnu'ndaki köşkünden durumu seyreden 4. Murat bundan çok hoşlanır ve Hezarfen'e bir kese altın hediye eder. Ancak daha sonraları 4. Murat "bu ademin elinden her şey gelir, her şeyi başarabilir" şeklinde düşünür ve bu düşüncesi nedeniyle Hezarfen'i Cezayir'e sürgün eder.
Hezarfen 1640 tarihinde Cezayir'de vefat etmiştir.
Azim bir insanın başarılı olmasında çok önemlidir. Ne istediğini bilen ve bu konuda azmeden mutlaka başarılı olur. Unutmamalı ki kayaları delen yağmur damlalarının gücü değil sürekliliğidir.
Başarılı bir ömür yaşamanız temennisiyle...

DİPNOTLAR:
1-Lütfi Şahin'in bilimle ilgili söylemiş olduğu bir cümledir.
2-Yunus Emre'nin dizelerinden alınmıştır.

KAYNAKLAR:
1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Hezarfen_Ahmet_%C3%87elebi

LÜTFİ ŞAHİN

"Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var"
Yukarıdaki mısraların sahibi büyük alim Aziz Mahmud Hüdayi 1541 yılında Ankara'nın Şereflikoçhisar ilçesinde Dünya'ya gelmiştir. Babası Fadlullah Bin Mahmud'dur.
Aziz Mahmud Hüdayi'nin çocukluğu Sivrihisar'da geçer. İlk tahsilini burada alan Mahmud, ilmini ilerletmek için İstanbul'a gider. Küçük Ayasofya Medresesi'nde tahsiline devam eder.
Çok zeki bir öğrenci olan Mahmud, bir okuduğunu ikinci kez okumadan hafızasına adeta nakşeder. Hocalarından Nazırzade Ramazan Efendi ona ayrı bir değer verir.
Bu büyük alim genç yaşta tefsir, fıkıh, hadis ve fen ilimlerinde kendini çok iyi yetiştirdi. Hocası Nazırzade Ramazan Efendi onu kendisine yardımcı olarak aldı. Aziz Mahmud Hüdayi bir taraftan hocasına yardım ediyor, bir taraftan da tasavvufta ilerliyordu.
Hocası Nazırzade'nin Edirne'de bulunan Sultan Selim Medresesi'ne tayini çıktı. O da hocası ile birlikte Edirne'ye geldi. Daha sonra hocası ile beraber Şam ve Mısır'a da gitti. Burada bir müddet durduktan sonra Bursa'ya geldiler. Bursa'da belli bir zaman sonra hocası vefat etti. Aziz Mahmud Hüdayi Bursa Kadılığı'na getirildi.
Bursa Kadılığı yaparken ilginç bir dava ile karşılaştı. Bir kadın eşinden boşanmak istiyordu. Çok fakir olan kocası hacıya gitmek istemiş ve "eğer gidemezsem üç talakla seni boşayacağım" demişti hanımına... Hanımı şimdi boşanmak istiyordu. Bu durum adama sorulduğunda;"ben hacıya Muhammed Üftade Hazretleri'nin himmetiyle gittim, hatta orada bulunan Bursa'lı Hacılara getirmeleri için emanetler bile bıraktım" der. Dava Bursa'lı Hacılar'ın geleceği güne ertelenir. Bursa'lı Hacılar adamın dediklerinin doğru olduğunu söyleyince Aziz Mahmud Hüdayi davayı rededer.
Bu davadan sonra Üftade'ye öğrenci olmak ister. Üftade'nin yanına gittiğinde Üftade ona şöyle der:" Sen mal mülk sahibisin, burası ise yokluk kapısıdır. Atın bile gelmek istemediğinden dolayı kayalara saplanmadı mı?" Mahmud'un gözleri yaşarır ve kendisini öğrenciliğe kabul ederse dediği her şeyi yapacağını söyler. Üftade ona kadılığı bırakıp sırma kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını söyler.
Yıllarca Bursa Sokakları'nda ciğer satan Aziz Mahmud Hüdayi aynı zamanda hocasına hizmette etmektedir. Sabahları hocasının abdest alacağı suyu ısıtan Mahmud bir sabah geç uyanır ve suyu ısıtmak içinde artık geçtir. Hocasının ayak seslerini duyan Mahmud ibriği göğsüne sıkı sıkıya yaslar. Hocası gelir ve; "Oğlum döksene suyu" der. Çekine çekine suyu döken Mahmud'a hocası:" Oğlum bu su odun ateşi ile değil gönül ateşiyle ısınmış, elimi yaktı. Artık senin hizmetin doldu." der.
Sivrihisar'a gelen Aziz Mahmud Hüdayi burada talebeler yetiştirir. Ama hocası Üftade'yi çok özler ve hocasının yanına geri gelir. Hocasına hizmet eden Aziz Mahmud Hüdayi'ye hocası dua eder:"Ardın sıra padişahlar yürüsün." Bir süre sonra da hocası vefat eder.
İstanbul'a gelen Hüdayi Küçük Ayasofya Medresesinde hocalık yapmaya başlar. Bir çok öğrenci yetiştirir. Bir süre sonra da Üsküdar'da kendisi dergah yaptırır ve burada hocalığa devam eder. Yüzlerce öğrenci yetiştiren Hüdayi'ye hem vatandaşlardan hem de saray erkanından bir çok kişi nasihat almak için gelir.
Bir çok eser yazan Hüdayi'nin bazı eserleri şunlardır: Tecelliyat, Divan-ı İlahiyat, Vakıat...
1628 tarihinde vefat eden Hüdayi'nin naaşı Üsküdar'da bulunan dergahının yanındadır. Sevenleri ziyaret etmektedir.

***Ben bu yazımı bana manen çok destek olmuş olan öğretmen arkadaşım Gül Şimşek'e ithaf ediyorum.


LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [1/5] 1 2 3 4 5 Sonraki