BİYOLOJİ MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 2 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda BİYOLOJİ MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 26 içerik bulunuyor.
Testiler içerisinde su içen insanoğlu, testinin içerisindeki suyun zaman içerisinde bittiğini ve dereden tekrar su koyması gerektiğini görmüştür. Maddenin günlük yaşamı içerisinde kullanım özellikleri insanı bir noktaya getirmiştir... "Madde vardan yok, yoktan var olmaz."
Testinin içerisindeki suyu gözlemleyen insanoğlu, kendi kendine sorular sormuştur... Bu suya ne oluyor? İçtiğimiz suda ne gibi değişiklikler meydana geliyor? İnsanın neresinde su kullanılıyor? Bu ve buna benzer binlerce soru, yapısı itibari ile meraklı olan insanı araştırmalar yapmaya itmiştir. Suyu bardaktan içmeyi öğrenmeye başladıklarında ise insanlar, bu soruların cevaplarının bir kısmını bulmuşlardı. Maddenin değişimini, sobadaki kömürde gözlemlemeyi başaran insanoğlu, maddenin bir şekilden başka şekle girdiğini ifade etmiştir. Bu da yukarıda ifade ettiğim kanunu ortaya sergilemede ve ispatlamada önemli rol oynamıştır. Maddenin var olmasında ve yok olmasında büyük bir kudretin gerektiği ve bu kudretin insanın aciz bilgisi ile olmadığı ve olamayacağı aşikar bir şekilde ifadelerde yerini bulmuştur.
Yıllar içerisinde bilimsel temelleri kurmayı başaran insanoğlu, biyoloji ve kimya bilgilerini birleştirerek sentez ve ayrışım kavramları ile olaylara yeniden yön vermiş, bu olaylar zincirine katılan anabolizma ve katabolizma kavramları; madde de meydana gelen değişiklikleri daha güzel şekilde ortaya konulmuş veriler çerçevesinde karşılıklarını bulmuştur.
Evet, bütün canlılar beslenir ve aldıkları tüm besinlerde yukarıdaki kanuna uygun bir şekilde hareket eder; yoktan var olmaz, vardan yok olmaz, sadece şekil değişikliğine uğrarlar... Bu besinler ister diğer canlıların bedenlerinde üretilerek bir canlıya ulaşmış olsun, isterse dışarıdaki cansız varlıklardan alınmış olsun; sadece değişikliğe uğrarlar. Bu değişikliklerden bir kısmı enerji şekline dönüşümü bir kısmı da yapıya katılım şeklini ifade etmektedir.
Canlılar hareketlerini yapabilmek ve anabolizma ile katabolizma olaylarını kapsayan metabolizma faaliyetlerini yürütebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar ve bu ihtiyaçları kullandıkları besinler ile sağlarlar. Aynı zamanda büyüme faaliyetleri ile yapım ve onarım faaliyetleri içinde besinleri kullanmak zorundadırlar.
Ben ifade şekli ile size garip gelebilecek bir tarzı benimsedim, kullandıkları besinler ifadesini kullandım; bunun nedenini bundan sonraki açıklamalarımda daha iyi anlayacaksınız...
Bütün canlılar dışarıdan besin almazlar, bazıları kendi besinlerini kendileri üretirler; üreticiler teriminin karşılık bulduğu bu beslenme çeşidi yukarıdaki kullandıkları besinler ifadesini açıklamak için önemli bir ipucudur. Bu beslenme çeşidinde ya güneş ışığı vasıtası ile kendi besinlerini üreten bitkiler; ya da kimyasal maddeler ile kendi besinlerini üreten bakterileri örneklendirebiliriz. Üreticiler denilen bu gruptaki canlılardan güneş ışığını kullananlara fotoototrof, kimyasal maddeleri kullananlara kemoototrof canlılar adı ile adlandırıldıklarını bilmekteyiz. Genel adlandırma ise ototrof ( üreticiler) canlılar şeklindedir.
Bazı canlı grupları ise dışarıdan besinleri hazır şekilde almak zorundadırlar. Heterotrof (tüketiciler) canlılar şeklinde adlandırılan bu canlı grupları da kendi içerisinde gruplara ayrılmaktadır. Bunlardan et ile beslenenlere etcil, ot ile beslenelere otcul, hem et hem ot ile beslenelere de hem etcil hem otcul canlılar adı verilmektedir. Bu üç alt grubun yanında çürükcül yaşayanlar ile ortak yaşayan canlılarda ayrı iki alt grubu oluşturmaktadır. Çürükcül yaşayan canlılar özellikle doğadaki madde döngüsünde önemli görevler almışlardır. Ortak yaşayan alt grubu ise daha alt gruplara ayrılırlar. Bunlardan mutualist olan canlılarda, beslenen iki canlıda birbirinden fayda sağlamaktadır. Örnek olarak bu canlı grubuna likenleri verebiliriz. Likende yer alan mantarda algde birbirinden fayda sağlamaktadır. Ortak yaşayan canlılar içerisinde yer alan bir alt grupta kommensalist yaşam formudur. Bu formda beslenen canlılardan biri fayda görürken diğeri ne fayda ne de zarar görür. Vantuzlu balıklar ile köpekbalıkların yaşamı bu şekildedir. Ortak yaşam içerisinde yer alan son grup ise parazitlik olup bu canlı formlarında beslenen canlıdan biri fayda görürken diğeri zarar görmektedir. Bit, pire gibi canlılar en güzel örneği oluşturmaktadırlar...
Bu beslenme çeşitlerinden sonuncu tipte ise hem dışarıdan besin alma hem de besin üretme söz konusudur. Hem ototrof hem de heterotrof canlılar olarak adlandırılan bu canlı grubuna ise en güzel örneği böcekcil bitkileri verebiliriz...

LÜTFİ ŞAHİN

İfadeler çerçevesi içerisinde ele alındığında "bilim olmadan da hayat vardı", şeklinde bir nitel ifadeler sıralamasını yapabiliriz. Bu sıralama içerisinde fizik yokken hareket ve yerçekimi vardı; kimya yokken gazlar ve atomlar vardı; biyoloji yokken bitki ve hayvanlar vardı... Bu nitel ifadeler sıralamasını nicel haline gelmesini sağlayan veriler dizesi ise yıllar içerisinde ve insanların zorlu çalışmaları neticesinde oluşmuştur.
Nitekim, ilk ateşi bulan insan; muhtemel ifadeler çerçevesinde değerlendirilirse, amacının ateşi bulmak olmadığı ve raslantılar neticesinde böyle bir sonucu elde ettiği değerlendirmesini yapabiliriz. Hakeza, ilk süpernova patlamaları neticesinde gökyüzünde oluşan kısa süreli parlaklıkları da bir çok insanın tanrıların kızdığı şeklinde tuhaf değerlendirmeleri ve ileriki dönem içerisinde bunların yıldız patlamaları olduğu neticeleri ile ifade edilmeleri, binlerce yılların geçmesini bekletecek kadar uzun zamanlarda keşfedilmiştir.
Kurnaz geçinen bazı insanlarda bu olayları kendi çıkarları için kullanmaya çalışmışlardır.
Her ne bilim türü olursa olsun, nicel ifadelerin yer bulması, nerdeyse son yüzyıla kadar mümkün olmamıştır. Bu ifadeler içerisinde ayrı bir öneme sahip olan biyoloji bilimi ise kendine canlıları seçmiştir. Zaten ifade itibari ile de " bio: canlı " ve "logi: canlı " ifadelerinin birleştirilmesi sonucu oluşmuştur. Bu bilimin nicel ifadeler kazanmasına zemin hazırlayan bilginlerden birisi ise felsefenin ilk babası olan tanımlanan Aristo'dur... Nitel ifadeler çerçevesinde ilk sistematik perspektifte canlıları ele almış ve bu kullanılan sistematik temellerin yapıtaşını oluşturmuştur.
Sistematik ifadeler içerisinde ele alınan bir canlı grubu ise "çiçekli bitkiler" adını almış olup, tüm canlılar için büyük bir öneme haiz oldukları gerçeği, akıllı varlık olan insanında bu konuda milyonlarca araştırma yapmasına neden olmuştur.
Genel manada çiçekli bir bitki dediğimiz zaman çiçek ve tohum oluşturabilen bitkiler akla gelmektedir. Bütün çiçekli bitkilerde ortak olan kısımlar ise; kök, gövde, yaprak ve çiçek şeklinde ifade edilmektedir.
Bir çiçekli bitkinin kökü incelendiğinde üç ana bölümden oluştuğu görülür. Bu kısımlar ise; ana kök, yan kök ve emici tüy adlarını alır. Genel ifadeler itibari ile "kökler, bitkiyi toprağa bağlayıp, onun mineral ve su almasını sağlamaktır." İfadesini kullanırsak yanlış olmaz.
Kökler ile yapraklar arasında yer alan gövde kısmı ise bitkinin dik durmasını ve üzerinde yer alan yaprakları ve dalları taşımakla görevlidir. Bazı gövde tipleri besin depolarken bütün gövde tipleri kökten alınan su ve mineralleri yapraklara taşımakla görevlidirler.
Fotosentez aracı olan yapraklar ise bitkilerin belki de en önemli kısımlarıdır. Terleme sonucu su kaybını oluşturarak, kökten suyun emilimini sağlarlar. Gaz alışverişini yapmakta diğer önemli bir vazifesidir. Bazı atıkların atılmasını da sağlayan yaprakların yanı sıra, bazı tipleri de besin depo ederler.
Üreme organı olan çiçek ise genel ifadeler çerçevesinde erkek ve dişi organı bünyesinde bulundurmasına göre isim alır. İki organı da üzerinde taşıyanlarına tam çiçek, sadece birisini taşıyanlarına eksik çiçek denir.

LÜTFİ ŞAHİN

Hastalanan insanoğlu, bu hastalıklar ile mücadele etmiş ve tarih boyunca bu mücadelenin şekli ve yöntemi hep değişik olmuştur. Mikrop kavramını ilk kullanan Akşemseddin'in ifadeleri ve daha ileri ki yıllarda yapılan çalışmalar neticesinde en küçük canlıdan en büyük canlıya kadar tüm varlıkların büyük bir denge içerisinde yaşadığı ifade edilmiştir.
Ayıların yaz dönemi içerisinde normal faaliyetlerini sürdürmeleri devam etmekte, ancak kış mevsimi geldiğinde uykuya yatmaktadır. Laboratuar şartları altında yapılan deneylerde ayıların bu uyumları sıcak hava şartları sağlanarak bozulmak istenmiş, ancak vakti gelince hayvanın uykuya yatması önlenememiştir.
Kendini dengeleyenler sadece ayılar olmayıp, diğer canlılarda da bu uyumun farklı tarzlarda gerçekleştiği gözlenmiştir. Göçmen kuşları havaların soğumaya başlaması ile birlikte, soğuk bölgelerden sıcak yerlere doğru uçmaktadır ve bu olay periyodik olarak her sene gerçekleşmektedir. Geniş laminaya sahip bitkilerde her sonbahar mevsiminde yapraklarını dökmekte ve ilkbahar mevsiminde tekrar yaprak açmaktadırlar. Yüce Yaratıcı, dengeyi bütün canlılar için ayrı tarzlarda oluşturmuştur. Bu şekilde canlıların şartlara bağlı olarak her yıl gerçekleştirdikleri dengeleme işlemine "ritmik hadiseler" adı verilmiştir. Canlıların bu dengeleme için kullandıkları olaylar dizesine ise insanlar "fizyolojik saat" ya da "biyolojik saat" adını vermişlerdir.
Canlıların yaşamlarını sürdürmeleri ise Yüce Yaratıcı' nın ayarladığı bu saate uygun bir şekilde yaşamaları ile mümkün olmaktadır. Ancak maalesef bu dengeyi bilerek ya da bilmeyerek bozan canlılar topluluğun adı ise düşünen varlıklar, yani insanlardır.
Doğal denge bozulmakta ve bunun acısını ise tüm canlılar benliklerinde yaşamaktadırlar. Bu bozulmaya neden olan en önemli etkenlerden birisi ise, daha fazla ürün elde etmek için insanların yapmış oldukları ilaçlamadır. Ürünlerini bilinçsizce ilaçlamanın sonucu olarak hem makro fauna ve hem de mikro fauna zarar görmekte, bunun yanında elde edilen bitkilerde de büyük dejenerasyonlar yaşanmaktadır. Böceklerin ortadan kalkması ile beraber, artık maddeler ortada kalmaktadır. İlaçlanan bitkilerin ise yapıları bozulmakta ve birer kanserojen ürün haline gelmektedirler. İlaçlama, sadece o bölgeyi etkilememekte, sular vasıtasıyla denizlere, okyanuslara ve hatta kutuplara kadar olan bir birikimin etkisi görülmektedir. İnsanoğlu yapmış olduğu bu bilinçsiz ilaçlama neticesinde canlıların biyolojik dengesini bozmakla kalmamakta, Dünya'nın da dengesini bozmaktadır. Gelişmiş ülkelerde organik tarım büyük ölçüde önem kazanmış ve kurtsuz elma yerine, üzerinde kurdu olan elma tercih sebebi olmuştur.
Canlıların biyolojik dengesini bozan en önemli etkenlerden birisi de enerji ihtiyacını karşılamak üzere kurulan nükleer santrallerdir. Olan kazalar sonucu büyük oranda kanserli canlılar oluşmakta ve kazanın yakınlarındaki canlıların büyük kısmı ortadan kalkmaktadır. Nükleer santralden çıkan atık maddelerin ise yüzlerce yıl ortadan kalkmamaları ayrı bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. İfade tarzı itibariyle vereceğimiz bir örnek olarak Çernobil kazası yeterlidir. Bir çok canlıyı ve bu arada insanları etkileyen bu kazanın oluşturduğu tahribat hala devam etmektedir.
Sobalarda ve kalorifer sistemlerinde yakılan kötü kalitedeki kömür ve diğer fosil yakıtların çıkarmış olduğu zehirli gazlarda hem canlıların ve hem de Dünya'nın dengesini bozmaktadır. Gazların atmosferde birikmesi sonucu sera etkisi oluşmakta ve bu da iklimlerin bozulmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla da, canlıların tıkır tıkır işleyen mekanizmaları, bu dengesizlik nedeniyle zarar görmekte ve Dünya'nın ısınması sonucu yaşanmaz bir ifade tarzından bahsetmek mümkün olmaktadır.
Filitre kullanmayan fabrikalardan çıkan Zaralı gazların etkisi de yabana atılmayacak kadar büyüktür. Hem bu gazlar ve hem de parfümeri sanayinde kullanılan gazların etkisi sonucu, üç oksijen molekülünün birleşmesi sonucu oluşan ozon dediğimiz yapı zarar görmekte ve bu da güneşten gelen zararlı ışınlar ile canlıları baş başa bırakmaktadır. Sera etkisini de ekleyecek olursak, ozon tabakasının delinmesi çok büyük ısınmalara ve ekolojik dengenin çok büyük oranda bozulmasına neden olmakta ve olacaktır da... Biriken zararlı gazların etkisi sonucu asitli yağmurlar yağmakta ve hem flora ve hem de fauna zarar görmektedir.
Dengeyi bozan faktörleri daha yüzlerce madde de vermemiz mümkündür, ancak hepsinin bir yazıda ele almak zordur. Önemli olan ise olan dengenin bozulmaması ve bundan sonra insan olarak neler yapılabileceğinin platformlarda ele alınmasıdır. Unutulmamalı ki, bu Dünya atalarımızdan miras değildir, evlatlarımızdan aldığımız bir emanettir.


LÜTFİ ŞAHİN

Yüzlerce yıl boyunca insanlar ve diğer canlılar doğal ortamlarında yaşamlarını sürdürmüşler ve hayatlarından memnun bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Doğa canlılara bakmış ve büyük bir denge içerisinde yaşam sürmüştür.
Sanayi devrimi ve insan nüfusunun artması ile beraber insanlar daha fazla besin ve kaynak arayışına girmişlerdir. Birçok fabrika açılmış ve bu fabrikaların bacalarından çıkan gazlar atmosferi olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Fabrika bacalarından çıkan zararlı gazlar sera etkisi oluşturarak daha sıcak bir Dünya’ya doğru yol alınmasına neden olmuştur.
Atmosfere zararlı gazları sadece fabrikalar değil, aynı zamanda ev ve işyerlerinin ısıtılması için kullanılan fosil yakıtlarda neden olmuştur. Bu fosil yakıtlardan çıkan zararlı gazlar sera etkisi oluşturarak Güneş’ten gelen ışınların Dünya’yı daha fazla etkilemesine, neticede de daha sıcak ve yaşanamaz Dünya oluşmasına neden olmaktadırlar.
Atmosfere salınan gazlar sadece sera etkisine neden olmamakta aynı zamanda yağan yağmurların asidik karakterde olmasına neden olmakta, bu ise bitki ve hayvan örtüsünü olumsuz bir şekilde etkilemektedir.
İnsan nüfusunun çok artması neticesinde gübreler ve değişik ilaçlar ile bitkilerin ilaçlanması da gündeme gelmiştir. Bu gübreleme ve ilaçlama sonucunda birçok bitki ve hayvan türü zarar görmektedir. Yediğimiz bitkilerin hormonlu olması neticesinde bizler de zarar görüyoruz ve kanser gibi hastalıklar durmadan artıyor. Bu gübreler ve ilaçlar sadece uygulanan bölgelerde görülmeyip aynı zamanda yağmurlar ve yer altı suları aracılığıyla denizlere ve okyanuslara kadar taşınmaktadır. Bu şekilde deniz canlıları da zarar görmektedir. Yapılan çalışmalar neticesinde kutuplarda bile bu ilaçların izine rastlanılmıştır.
Araba egsozlarından çıkan gazlarda doğa için büyük tehlike oluşturmaktadır. Egsozlardan çıkan karbonmonoksit ve karbondioksit gazları hayatı adeta felç etmektedir. Hem sera etkisini oluşturmakta hem de solunumu zorlaştırmaktadır. Bu gazlar aynı zamanda yağan yağmurların asidik karakterde olmasına neden olmaktadır.
İnsanların kullandığı parfümerilerde ve değişik kimyasallarda yer alan kloro-floro-karbon gazları ise ozon tabakası dediğimiz Dünya’nın örtüsüne zarar vermektedir. Ozon tabakasının zarar görmesi demek Güneş’ten gelen zararlı ışınların hiçbir engele uğramadan bizlere ulaşması demektir. Zararlı ışınlar ise canlıları olumsuz yönde etkilemektedir.
Bu zararlı gazların sera etkisi oluşturması ve ozon tabakasının delinmesi neticesinde buzullar her geçen gün erimekte ve bu ise geri dönülemez bir sürecin başlamasına neden olmaktadır.
Artık günlük yaşantımızda kullandığımız radyo, televizyon ve cep telefonlarının ürettiği elektromanyetik dalgalar hayatı olumsuz yönde etkilemekte ve insanların yaşamlarını tehdit etmektedir. Kanser, psikolojik sorunlar gibi etkilerinin yanı sıra kısırlık ve diğer zararlarda ortaya çıkmaktadır.
Kullandığımız plastik maddeleri doğaya attığımıza zaman bunların parçalanması yüzlerce yıl sürmekte ve netice itibariyle de doğa kirlenmekte ve zarar görmektedir.
Nükleer tesislerin verdiği zararlarda yabana atılacak türden değildir. Yıllar önce Çernobil kazası sonucunda milyonlarca canlı zarar görmüş ve doğa olumsuz bir şekilde zarar görmüştür.
Bu zararlı etkenlerin yanı sıra gürültünün etkisinden de bahsetmeden geçemiyeceğim. İnsanların olumsuz yönde zarar görmesine neden olan gürültü ve ses kirliliği daha çok strese ve depresyona neden olmaktadır.
Dünya daha milyarlarca insana bakacak kapasiteye sahip, Bizler kaynakları bilinçli bir şekilde tüketmiş olsaydık bu etkenlerin hiçbirisini oluşturmamış olacaktık. Unutmamalıyız ki bu Dünya atalarımızdan aldığımız bir miras değil, evlatlarımızdan emanet aldığımız bir yerdir.
LÜTFİ ŞAHİN

06/07/2013 0:59
Bireysel bazda yaşamlarını sürdüren insanlar, kendileri avlanmış ve kendi yiyeceklerini kendileri sağlamıştır. Her ne kadar imece usulü ile yardımlaşma olsa da, insanlar ayakta kalmak için kendileri büyük çaba harcamışlardır.
Diğer canlı örnekleri incelendiğinde, sosyal varlıklar oldukları gözden kaçmamıştır. En sosyal varlık olan insanda, gerek vahşi hayvanlardan korunmak ve gerekse diğer ihtiyaçları için bir arada yaşamak ihtiyacını kendilerinde hissetmişlerdir. Paranın bulunuşu ile beraber bu sosyo-kültürel birliktelik birer ekonomik birlik oluşturulmasına da neden olmuştur.
Daha önceki yıllarda insanlar, takas yolu ile eşyalarını değiştirmiş; bu olay paranın bulunuşu ile birlikte tamamen ekonomik güç için alış verişe dönüşmüştür.
Yüz yıllar içerisinde savaşlar olmuş, hastalıklar ve diğer doğal nedenlerle beraber insan nüfusu fazla artmamıştır. Bir hastalık sendromunda binlerce insan ölmüş, açlık ve doğal nedenlerde bu ifadeleri destekler mahiyette ölümlere neden olmuştur.
Aşının bulunuşu ve hastalıkların mikroplar tarafından yapıldığının tespiti ile insan ölümleri bir nebzede olsa önlenmiş, bu olaya sıcak savaş yerine soğuk ve ölümsüz savaşın eklenmesiyle beraber; insan nüfusu eskisi gibi kayıplara uğramamış ve buda sınırlı olan Dünya örtüsünün daha dikkatli kullanılması gerektiğini göstermiştir.
İnsan nüfusu durmadan artmakta ve ihtiyaçlarda bitmemektedir... Bu da insanların bire on, bire yüz verecek bitkiler yetiştirmesi gerektiği sonucunu doğurmuştur. Toprak örtüsü sabittir ve genetik oynama ile bu büyük üretimin tamamı yapılamamaktadır. Bu olaylar dizesi insanların gübre adı verilen ve yüzyıllar içerisinde organik düzeyde ele alınan; ancak son yüz yılda inorganik temeli olan maddelere başvurmasına neden olmuştur.
Yüz yıllar içerisinde hayvanların pislikleri gübre olarak kullanılmıştır. Bu hayvanlara örnek olarak inekleri ve kuşları örnek olarak verebiliriz. Bu hayvanların dışkıları verimin arttırılması amacıyla kullanılmıştır. Ast olarak bu gübrelerin en temel yaptığı şey topraktaki azot miktarının artmasına neden olmaktır. Yüz yıllar içerisinde de organik temelli gübreler bu azotun karşılanması için yeterli olmuştur.
Son yüz yıl içerisinde bu gübreler yetersiz kalmış ve inorganik kökenli gübrelere yönelme olmuştur. Bu gübre çeşitleri de esas itibari ile topraktaki azot miktarını arttırarak iş görmektedirler.
Benim kendi düşündüğüm, ancak denemediğim bir gübre çeşidi de kömür tozudur. Bitkilerin altına serpilecek kömür tozunun verimi arttıracağını düşünmekteyim. Bu sonuca ulaşmamda iki ifade etken olmuştur. Bunlardan birincisi kömürün havadaki oksijen ile birleşerek yavaş bir yanma olayı gerçekleştirmesi... Böylece toprağın üzerine serptiğiniz zaman bitkinin yapraklarına karbondioksit ulaşmasına neden olacak ve buda daha fazla fotosenteze neden olacaktır. İkinci ifade ise bu yanma olayı ile beraber bitkinin köklerini sıcak tutacak ve bu da bitkiye ait enzimlerin daha iyi çalışmasına neden olcaktır...
Ben denemeyi ziraatçilere ve bitki uzmanlarına bırakıyorum...

NOT: Yukarıdaki önerim denenmemiştir, sadece öneri olarak sunuyorum...
NOT: Bu yazımı alim Abdülkadir Geylani' ye ithaf ediyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [2/6] Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki