BİYOLOJİ MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 3 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda BİYOLOJİ MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 26 içerik bulunuyor.
22/06/2013 2:31
Yıllar boyunca insanlar neden hasta olduklarını, hastalık nedeniyle neden ölümlerin meydana geldiğini araştırmış ve hala araştırmalarını sürdürmektedirler. İnsanlar neden hasta olur? Hastalığa neler neden olur? Bu ve buna benzer sorular hep sorulmuştur.
Yapılan çalışmalar sonucu hastalıkların değişik etkenlerinin olabileceği bulunmuştur. İlk defa mikrop kavramından bahsetmiş olan Akşemsettin ile hastalık kavramı daha da bir netlik kazanmıştır.
Yapılan çalışmalar neticesinde bazı tip hastalıkların gözle görülemeyecek kadar küçük olan ve adına bakteri denilen canlılar ile oluştuğu ortaya konulmuştur. Veba, tifo, kolera ve diğer bazı tip hastalıklar bakteri adı verilen bu küçük canlılar ile meydana gelmektedirler.
Bazı hastalıkların ise yine gözle görülemeyecek kadar küçük olan virüsler tarafından oluşturulduğu bulunmuştur. Virüs denilen ve canlı hücre içersinde canlılık özelliği taşıyan, ancak normal ortam içerisinde canlılık özelliği taşımayan bu yapılar, değişik türde hastalıkları meydana getirmektedirler. Grip, çiçek hastalığı, uçuk gibi ve daha bir çok hastalığa neden olabilen virüsler vardır. Aynı zamanda bazı virüs tiplerinin de kansere neden olabildikleri saptanmıştır.
Bakteri ve virüslerin yanında gözle görülemeyecek kadar küçük yapılar vardır ve bunlarda hastalıklara neden olabilmektedirler.
Son zamanlarda yapılan çalışmalar neticesinde teknolojik gelişmelerin aynı zamanda hastalık tiplerini ve özellikle de kanser tiplerini arttırdığı görülmüştür. Bu teknolojik gelişmelerden hastalıklara neden olanların bazıları ise şu şekilde sıralanabilir: plastik maddeler, değişik kimyasallar, bazı tip deterjanlar, cep telefonunun yaydığı dalgalar, televizyonun yaydığı dalgalar ve daha bir çok şeyden dolayı hastalıkların meydana gelebileceği, özellikle de değişik kanser hastalıklarının oluşabileceği ortaya konulmuştur.
Bu etkenlerin içerisinde yer alan bakteriler insan vücuduna girdikleri zaman hızlı bir şekilde çoğalmaya başlarlar. İnsana ait olan besinleri ve insanın hücrelerine zarar verirler. Virüslerde benzer tipte etki gösterirler, ancak virüsler bakterilerden farklı olarak insanın hücrelerinin içerisine girerek etkinliğini gösterirler. Bakterilerin büyük çoğunluğu insanın hücrelerinin içerisine girmeden zarar verirken, virüsler insanın hücrelerinin içerisinde girerek zarar verirler. Virüs ve bakterilerden daha küçük olan yapılarda insanın hücrelerinin içerisine girerek zarar verirler. Kansere neden olan plastik, deterjan gibi maddeler ise insanın hücrelerinin yapısını bozarak zarar verirler.
Hastalıklar sadece insanlarda meydana gelmeyip, diğer canlılarda hasta olabilir. Bitkiler ve hayvanlarda hasta olabilir. Bunların hasta olmasında aynı şekilde bakteriler, virüsler, çok küçük yapılar ve yukarıda bahsettiğim değişik etkenler rol oynar. Bir canlıda hastalık oluşturan bir etken, diğer bir canlıda hastalık meydana getirmeyebilir.
Hastalıklardan korunmak için yapacağımız en önemli şeyleri ise şu şekilde sıralayabiliriz: temizlik kurallarına dikkat etmek, ani ısı değişimlerine dikkat etmek (yaz mevsiminde ince ve açık renkli kıyafetler giymek, kış mevsiminde kalın ve koyu renkli giysiler giymek gibi), dengeli ve düzenli beslenmek, zararlı olan kimyasal maddelerden uzak durmak gibi şeyleri söyleyebiliriz.

LÜTFİ ŞAHİN

"Canlı vardan yok olmaz, yoktan var olmaz; ancak bölünmelerle sayısını arttırır ." (Lütfi ŞAHİN)
Maddenin üzerinde araştırmalar yapma imkanı temel nitelikler çerçevesi altında ilk dönemlerde nitel ifadeler çerçevesinde, ileri dönemler içerisinde ise hem nitel ve hem de nicel çerçeveler boyutunda olmuştur. Millatatn önce 5000 yıllarında ateşin bulunması, maddenin işlevsel boyutu olduğu kadar işlemsel boyutunun da artmasına neden olmuştur.
Beş duyusu ile maddeyi gözlemleyen insanoğlu için ilk dönemlerde taş ile bakır arasında fazla bir ayrıcalıklar zinciri oluşturmuyordu. Ateşin keşfi ile beraber, zamanın mucit akıllı insanları bakırın eridiğini, ancak taşın erimediğini çözümlemişlerdir. İleri dönemlerde ataş ile beraber diğer teknik veriler gelişme göstermiştir.
Tekerleğin bulunması, ilkel silahlardan teknik silahlara geçilmesi, ilkeliletişim yöntemlerinden ileri iletişim yöntemlerine geçilmesi, ilkel ev sistemlerinden ileri ev düzeneklerine geçilmesi... Bu ifadeleri milyonlara varan açılımlar içerisinde ele almamız mümkündür. Bu ifadelerin gelişmesinde bütün insanların az ya da çok katkısı bulunmuştur. Derede çamaşır yıkayan kadınlar daha rahat olmak istediklerinden çeşmeler ve ileriki dönemlerde çamaşır makineleri; kuşlarla iletişimin zorluğundan bahseden insanların ifadeleri sonucu telefon ve hızlı iletişim teknikleri; aylarca yolculuktan rahatsız olan insanların ifadeleri sonucu çok hızlı giden vasıtalar yapılmıştır. Bu gün artık bilim ve teknik ifadeler aylarla ifade edilen süreler içerisinde ikiye katlanmaktadır. Bu ifadeler içerisinde doğrudan etkin olan insanlar bilginler olmakla beraber problemleri ifade edenl diğer insanlardır. Bilim insan için vardır ve bilimin gelişmesi için tüm insanlar doğrudan ya da dolaylı yoldan görev almış ve almalılarda...
20. yy içerisinde izafiyet ve diğer fiziksel terimler bilginlere dedirtti ki; "madde vardan yok, yoktan var olmaz; sadece şekil değiştirir." Enerji modelemeleri ile uğraşan fizik bilginleri bu açılımı daha da genişletti ve dediler ki; "enerji vardan yok, yoktan var olmaz; sadece şekil değiştirir." Görüldü ki basit veriler gibi algılanan madde ifadesinin bile karmaşık temelli ve eneji ifadesinin de benzer temelli olduğu...
Ancak şunu belirtmeliyim ki, bilim sadece fizik değildir; sadece kimya da... Binleri bulan ve alt bölümleri ile beraber milyonları bulan bilim dalları içerisinden birisini de biyoloji oluşturmuştur. Bu bilim dalı da kendi içerisinde dallara ayrılmış ve bu dallardan genetik, sitoloji, histoloji, embriyoloji, biyokimya vb bir çok dal hücre bölünmesi üzerine araştırmalar yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.
Genel ifadeler çerçevesinde hücre bölünmelerini üç gruba ayırmamız mümkündür. Bunlar;
-Mitoz
-Mayoz
-Amitoz
Bu üç hücre bölünmesi de temelde aynıdır. Mitoz hücre bölünmesi dediğimiz hücre bölünmeleri zigottan itibaren başlar ve ölünceye kadar tüm diploid sayıdaki vücut hücrelerinde görülür. Mitoz hücre bölünmesi iki safhada incelenir; ilkinde çekirdek bölünmesi, ikinci safhada sitoplazma bölünmesi gerçekleşmektedir. Çekirdek bölünmesinin gerçekleşmesinden önce hücre belli bir büyüklüğe ve belli bir madde birikimine ulaşmak zorundadır. Bu safhaya interfaz adı verilmektedir. Bu safhadan sonra çekirdek bölünmesi gerçekleşmektedir. Çekirdek bölünmesi de dört alt grupta incelenmektedir. Bunlar;
-Profaz
-Metafaz
-Anafaz
-Telefaz
Bu safhalardan ilki olan profazda kromozomlar belirmeye başlar, kromozomlar kalınlaşır. Metafaz safhasında ise kromozomlar ortada dizilmeye başlar, iğ ipliklerinin oluşumu gözlenir. Anafaz safhasında ise kromozomlar kutuplara çekilmeye başlar. En son safha olan telefaz safhasında ise çekirdek zarı boğumlanır. Daha sonraki bölüm olan sitokinezde ise hücre zarı boğumlanarak ikiye ayrılır.
N kromozomlu haploid gamet hücrelerinde olan mayoz hücre bölünmesi ise biri mayoz ve biri mitoz olan iki hücre bölünmesinde oluşur. Mitoz hücre bölünmesi yukarıda anlattığım gibidir. Mayoz bölünmede ise metafaz safhasında kromozom sayısı iki katına çıkmaz, dolayısıyla kromozom sayısı yarıya düşer. Mayoz bölünme mitozdan önce olabileceği gibi mitozdan sonra da olabilir. Burada genetik varyasyonları çoğaltamak için gen alış verişleri olur ve farklı yapıda bireylerin oluşumu gerçekleşir.
Amitoz hücre bölünmesi ise mitoza benzer. Kromozom sayısı sabit tutulur ve tek hücreli canlılarda çoğalmayı sağlamak için gerçekleştirilir.

LÜTFİ ŞAHİN

06/07/2013 2:00
İnsanoğlu yapısı gereği sorgulayan ve araştırma yapmayı seven bir varlıktır.Tarih boyunca insanın bu özelliği değişmemiştir.Belki araştırma imkanı ve şartları farklı olmuştur,ancak araştırma sürmüştür.İlk yapılan araştırmalar biyoloji ve gökbilimleri olmuştur.Hakeza yapılan bu araştırmalar,biyolojide sistematik üzerine yoğunlaşmış ve gökbilimlerinde de falcılık üzerine yapılan astroloji üzerine olmuştur.
Tarihte bilinen en eski araştırmacı olan Aristo,yapmış olduğu çalışmalar neticesinde sadece biyoloji ilminde değil birçok ilimde temelleri atmıştır.Ancak yapmış olduğu biyolojik çalışmalar daha çok gözle görünen olayları temel almış ve biyolojik olan binlerce canlının sistematiğinin oluşmasına yol açmıştır.
Daha sonraki yüzyıllarda gelen bilginlerin araştırmaları ise biyoloji ilminin daha derin bir biçimde ele alınmasını ve bilinmesini sağlamıştır.Mikroskobun bulunması sonucu canlıların yapısı daha iyi ele alınmış ve canlıların çok küçük ve çok karmaşık yapılardan oluştuğu tespit edilmiştir.Ancak karmaşık yapının tespiti mikroskobun geliştirilmesinden sonra olmuştur.Yapılan ilk çalışmalarda görülen yapılar birer odaya benzetilerek odacık manasına gelen "hücre" adı ile adlandırılmıştır.
İlk zamanlarda hücrenin basit bir yapı olduğu zannedilmiş ve bu zan nedeniyle yanlış olan abiyogenez hipotezi ve yanlış olan evrim teoremi ortaya sürülmüştür.Ancak zaman içerisinde,mikroskobun gelişmesi ve özelliklede elektron mikroskobunun bulunması ile beraber hücre yapısının çok karmaşık sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir.Bu çalışmalar ve deneylerden sonra bu yanlış hipotez ve teoremlerde rededilmiştir.
Hücre ve yapısı ile ilgili çalışmalar,büyük bir sistemler bütününü ortaya koymuştur.Öyleki,sadece hücre zarının bile kompleks yapısı insanı hayrete düşürmüş ve de düşürmektedir.
Hücrelerin bir araya gelmesi sonucu dokular,dokuların bir araya gelmesi sonucu organlar,organların bir araya gelmesi sonucu sistemler ve sistemlerin bir araya gelmesi sonucu ise organizma meydana gelmektedir.Organizmada yer alan her bir hücre,diğer hücreler ile uyum içerisinde çalışmakta ve bu sayede organizmadaki denge sağlanmaktadır.
Sadece çok hücreli organizmalar değil,tek hücre formasyonuna sahip olan organizmalarda büyük bir denge içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir.
Bu Denge içerisinde organik besinlerde önemli bir yere sahiptir. Nedir organik besinler? Önce bu soruya cevap verelim...
Genel manada hepimizin şahit olduğu olaylardan birisi, sobanın içerisinde yanan kömürü gözlemek olmuştur. Kömürün yanma olayı ise aklımızda bir çok soru ve sorunların cevaplanması gerektiği ifadesini beraberinde getirmiştir. İşte bu soru ve sorunlar yüzyıllar boyunca araştırmacıların aklını kurcalamış ve bunlara cevap aramışlardır.
Yanma nedir? Neden gerçekleşir? Daha hızlı yanma var mıdır? Bu gibi sorular yüzlerce yıl boyunca bilginlerin ve bilgin olmayan insanların kafasını kurcalamıştır. Daha önceki yıllarda bilinen tek enerji modelinin ateş olduğu bulunmuş, ancak bu enerji şeklidir diye ifade edilmemiştir. Bu enerji insanların ısınmasında, yemek yapmasında, metalleri eritmesinde faydalı olmuş; ancak olayın matematiksel boyutu ve bilimsel nicelik ile nitelik bulguları yıllarca gizem olmayı sürdürmüştür.
Termodinamik adı verilen temellerin yerli yerine oturmaya başlaması ile beraber yanmanın açıklamaları da matematiksel olarak boyut kazanmaya başlamıştır. Yanmanın genel ifadeler içerisinde oksijen ile yanıcı bir maddenin birleşme reaksiyonu olduğu ifadesi; olayın oluşturduğu soru işaretlerinin bir kısmını çözmek için yeterli olmuştur. Bu ifade sonucu sobada bulunan ve bir karbon izotopu olan kömür , oksijen ile birleşerek yanma adı verilen enerji oluşumunu gerçekleştirmektedir. Bu olay sonucunda ise borulardan çıkan karbon integrali maddeler ve sobanın dibinde kalan kül oluşmaktadır.
Burada karbon integrali adını verdiğim şeyler arasında karbonmonoksit ve karbondioksit en önemlileridir. Netice itibari ile bir karbon izotopu olan kömürün oksijen ile birleşmesi sonucu, enerji ve artık maddeler oluşmaktadır.
Bizim sobada kömür yakmamızın temeli ise, bir organizma olan bizim yaşamımızı sürdürmemiz ve vücutta bulunan proteinlerin ve buna bağlı olarak enzimlerin optimal düzeyde tutulmasını sağlamak içindir. Ancak bizim yaşamamız için sadece ısı yeterli değildir. Bizim yaşamamızı sağlamak için daha önemli olan faktör kendi enerjimizi sağlamak için organik bileşik kullanmamızdır. Kullanacağımız bu organik bileşikleri ise üç grupta sınıflandırabiliriz: Karbonhidratlar, proteinler ve yağlar. Bu üç organik molekülde temelinde aynı amaç için vardır, bu ise canlılığın devamını sağlamaktır. Bu organik bileşiklerin oluşumu ise yine organik varlıklarda gerçekleşmektedir. Böylece bu bileşiklerin temelde üreticiler adı verilen bitkilerden, tüketicilere ve oradan ayrıştırıcılara uzanan döngülerinden bahsetmemiz mümkün hale gelmektedir.
İnsan vücudu bu bileşikleri enerji amacı için kullanırken önce karbonhidratları ve sonra yağları tercih etmektedir. Halbuki yağların enerji miktarı fazladır, ancak yanması zor ve uzun olduğu için, daha kolay yanan karbonhidratlar öncelikte birinci sırada yer almaktadır. Ancak yağ dediğimiz moleküller sadece enerji için değil; organizmanın deri altında ve organlar arasında bulunması ile onu soğuktan ve mekanik etkilerden koruması ile dikkate değer öneme haiz olduğu gerçeğini defalarca vurgulamaktadır.
Burada enerji modellemesinde ilk önce karbonhidratların ve daha sonra yağların ve en sonunda da proteinlerin kullanılmasını soba örneği ile açıklamak isterim... Kömürün enerjisi fazladır, ancak siz odun yakmadan kömürü yakamazsınız; aynı şekilde yağların enerjisi çoktur, ancak karbonhidratlar bitmeden onları yakmanız mümkün değildir. Eğer vücut proteinleri enerji için yakıyorsa artık o vücut ölüyor demektir, buda çürümüş soba gibidir.
Yağ molekülleri genel manada karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşmaktadır. Bazı yağ moleküllerinde ise bu maddeler yanında fosfor ve azotta bulunmaktadır. Yağların yapısındaki hidrojen miktarı diğer organik bileşiklerinden daha fazladır, bu nedenler enerji miktarı daha fazladır.
Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler. Aseton ve eter gibi organik çözücülerde çözünürler.
Yağlar genel olarak dört grupta incelenir: Yağ asitleri, steroidler, fosfolipitler, steroidler ve nötral yağlar.
Bunlardan yağ asitleri en basit lipidler olup uzun karbon zincirlerinden oluşmuştur. Karbonlar arasında bağlar tekli ise doymuş yağ asitleri, çiftli bağlar varsa doymamış yağ asitleri adı verilir. Doymamış yağ asitlerinin yüksek sıcaklık ve basınç altında hidrojene tabi tutulması sonucu margarinler elde edilir.
Steroidler halkalı yapıya sahip olup, zarların yapısına katılır. Ayrıca steroidler vitamin ve hormon olarakta görev yaparlar.
Fosfolipidler adı verilen yağlar ise fosfor içerip, zarların yapısına katılırlar.
Nötral yağlar ise yağların depo şeklidir ve bir gliserol molekülüne üç yağ asidinin bağlanması sonucu oluşmaktadır.
Karbonhidratlar içerisinde en basit molekül yapısına sahip olanlar monosakkaridler dediğimiz daha basit bileşenlere hidroliz edilemeyen şekerler söylenebilir. Bunlar içerisinde aktif grup olarak aldehit taşıyanlara aldoz, keton taşıyanlara ketoz adı verilmektedir. Bu şekerlerde adlandırma karbon sayılarına göre yapılıp üç karbonlu olanlara trioz, dört karbonlu olanlara tetroz, beş karbonlu olanlara pentoz ve altı karbonlu olanlara heksoz adı verilmektedir.
Hidrolizlendikleri zaman aynı veya farklı iki monosakkaride ayrılan karbonhidratlara disakkaridler adı verilmektedir. Bunlara verilecek örnekleri ise şöyle sıralayabiliriz; sukroz-glukoz alfa (1-2) fruktoz; laktoz-glukoz beta (1-4) galaktoz; maltoz-glukoz alfa (1-4) glukoz, trehaloz-glukoz alfa (1-1) glukoz; sellobioz-glukoz beta (1-4) glukoz ...
Hidroliz edildikleri zaman iki ile on arasında monosakkarid oluşturan karbonhidratlara ise oligosakkaridler adı verilmektedir. Bunlara örnek olarak raffinozu verebiliriz. Raffinozun yapısında glukoz , galaktoz ve fruktoz monosakkridleri yer almaktadır.
Hidroliz edildikleri zaman on ve daha fazla monosakkaride ayrılan karbonhidratlara polisakkaridler adı verilmektedir. Bunlardan selüloz beta D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlarda beta amilaz bulunmadığı için selülozlu sindiremez. Başka bir örnek ise nişastayı verebiliriz. Alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlar sindirebilir. Bir başka örnek ise glikojeni verebiliriz. Glikojende alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur.
Karbonhidratlar çok geniş bir konu olup hala araştırmaların sürmekte olduğu düşünülürse, bir makale ile ifade edilemeyeceği aşikar olur...


KAYNAKLAR
1-Kadir DEMİRCAN,Hücrelerden Vücuda,Sızıntı Dergisi,Eylül1999,Sayı248
2-Kadir Namlı,Hücre,Sızıntı Dergisi,Temmuz 1979,Sayı 6

NOT: Bana ait makalelerden alıntı yapılmıştır...

LÜTFİ ŞAHİN

Büyük bilginler içerisinde telakki ettiğim madam Curie ve eşi yapmış oldukları çalışmalar neticesinde Radyum elementinin değişik enerji düzlemlerinde ışımalar yaptığını tespit etmişlerdir. Marie Curie ve eşi, fizik bilimine büyük katkılar sağlayacak çalışmalar içerisinde bulunmuşlar, ancak kendi sağlıklarının bozulacağını düşünememişlerdir. Radyasyon kelimesinin kanser ve dejenere olmuş hücre kelimeleri ile eşlendiğini o yıllarda tespit edememiş olan bilim tarihi, bu iki büyük bilginin zararlar görmesini önleyememiştir. Ancak bu iki bilginin yapmış oldukları çalışmaların meyvaları daha sonraki yıllarda toplanmış ve bu gelişmeler esnasında tıp bilimi de bu tip radyasyon yayan maddelerin dejenere olmuş hücrelere ve neticede kansere yol açtığını tespit etmesi uzun sürmemiştir.
Normal olarak, radyoaktif elementler adı verilen ve temel özellik olarak kütle nosunun atom nosundan iki kat veya daha fazla olması ile karakterize edilen bu kararsız maddelere örnek olarak; Uranyum, Toryum, Plutonyum verilebilinir. Bu maddeler, belli bir yarılanma ömrü olup, neredeyse her saniye radyasyon yayan elementler grubu içerisinde yer almaktadır. Bana diyebilirsiniz ki, milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl olan yarılanma ömürlerine sahip bu maddeler nasıl oluyorda bu kadar kısa zaman dilimlerinde ışımalar yapabilmekte? Sizin düşünceniz doğru, ama eksik bir düşünce şeklidir…15 milyar yıl olduğu yahmin edilen Dünya yaşı, bizlere olayın ince yönünü ifade etmek için yeterlidir. Big-bang ile oluşan evren düzleminde yerini alan Dünya gezegeninde, radyoaktif maddelerde yavaş yavaş yarılanma ömürlerini tamamlamaya başlamış ve bugün hangi tipini elinize alırsanız alın, sizi tehdit eden ışın demeti halinde olduğunu bilginler ifade edecektir. Hakeza, bu yarılanma ömrü nedeniyle Dünya’nın soğumasını bile önleyen bu maddeler, hem dengeyi ve hem de dengesizliği beraberinde getirmektedir. Evet, yanlış demedim… Dünya’nın kabuğu üzerinde bulunan bu maddeler, yarılanma ömürlerini tamamladıkça, Dünya’nın kabuğunu ısıtarak soğumasını önlemektedir. Ama aynı zamanda birer tehdit unsuru gibi hareket eden bu maddeler, yarılanma ömrünü tamamladıkça etrafa insan için en tehlikeli ışınları salarlar. Bunlar içerisinde, yüksüz olan tanecikler olan nötronlar ise en tehlikeli ışınlar olarak ele alınabilir. Girişimi yüksek olan bu ışımalar, kontrolün sağlandığı nükleer santraller sayesinde enerji dönüşümüne uğramakta ve elektrik enerjisine çevrilmektedir. Ama Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan birer megatonluk (bin ton) atom bombası örneğinde olduğu gibi büyük tahriplere de neden olabilmektedir. Peki, bu atom bombalarının patlama prensibi ve tahrip gücü nereden gelmektedir? Bu soruyu bugün sormasanız bile geçmişte soranlarınız olmuştur. Kısaca amaç, yarılanma ömrü milyarlarca yıl olan bu maddelerin yarılanma ömrünü kısaltıp yüksek ışıma ve ısı etkisi neticesi ile insanları tahrip etmektir. Burada kullanılan yarılanma ömür kısaltma etkeni olarak hızı arttırılmış nötronlar kullanılmaktadır. Kristalize edilerek zenginleştirilen radyoaktif madde, hızlandırılmış nötronlar ile bombardıman edilmekte ve sonuçta her bir atomdan iki farklı atom, enerji ve nötronlar yayılmaktadır. Japonya’ya atılan bombaların neticesinde bugün bile doğan çocuklar kanser ile uğraşmakta ve binlerce farklı tip dejenere olmuş hücreler ile beraber, sağlığını kaybetmiş bir toplum meydana getirilmiştir. Bitkilerin yapılarının bile bozulduğu bu kentler, o günleri unutmamak için yıllık törenler ile o günlere lanetler okumaktadır. Ama işin ilginç tarafı, atom bombası olarak adlandırılan bu tahribat faktörü, bu günkü yapılan bombaların yanında oyuncak gibi kalmaktadır. Atom bombasında asıl tahrip kızıl ötesi dalgalar ile olmakta, günümüzde yapılan nötron bombalarında ise tahrip tamamen canlıları yok etme temelli olmaktadır. Kızıl ötesi ışınlar ile hem canlılar ve hem de cansızlar yok edilirken, nötron bombalarından elde edilen nötrinolar ile sadece canlılar hedeflenmektedir.
20. yy içerisinde ilk yarıda fark edilemeyen yıldızlar ve enerji şekilleri, radyo teleskoplarının keşfi sonucu büyük oranda aydınlatılmıştır. Bizim yıldızımız olan Güneş ise en büyük araştırma modelini oluşturmuştur. Özellikle son yıllarda yaşanan ozon tabakasının delinmesi sonucu Dünyamıza ulaşan mor ötesi ışınlar, olayın boyutlarını bize haber vermiştir. Güneşten gelen tek tip dalgaların görünen dalgalar olmadığı ve bunun yanı sıra gözle görülemeyen kızıl ötesi dalgalar ve mor ötesi dalgalarında yer aldığı ifadesi, kloro-floro-karbon gazlarının ozon tabakasını deldiğinin tespiti ile daha büyük önem arz etmiştir. Çünkü gelen ışınların başta cilt kanserine ve yanıklar ile beraber oluşan hasarlı hücrelere neden oldukları tespit edilmiştir. Bu ışınların yüzyıllar boyu Güneşten geldiği, ancak ozon tabakasının delinmesinin kısa bir zaman diliminde gerçekleştiği; daha önce Dünya’ya ulaşamayan bu dalgaların, ozon tabakasının delinmesi ile beraber Dünya’ya ulaştığı tespitler içerisinde yer almıştır.
İşin ilginç bir yönüde, güneşten gelen dalgalardan daha tehlikeli boyutları olan dalgaların, dev yıldızlardan, süpernovalardan ve nötron yıldızlarından geldiği de tespitler içerisindedir. Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan Isaac Asimov, bu dalgaların insanın mutasyonlar yaşamasına ve netice itibarı ile de, kanser ve kısırlık başta bir çok defektlerin yaşanabileceğini belirtmiştir. Hakeza konunun devamı mahiyetinde açıklamaları destekler mahiyette ifade eden Carl Sagen’de, meraklarımız gidermektedir. Özellikle bu yıldızlardan gelen gama ışınlarının, insan sağlığı için büyük tehtid oluşturduğu, bütün uzmanlar tarafından da kabul görmektedir.
İnsanların kendi ürettiği ve insan sağlığı ile doğrudan ilişki kuran dalga tiplerine örnek olarakta ; radyo yayınlarını, televizyon yayınlarını, telsizleri ve cep telefonlarını verebiliriz. Gelişmiş ülkelerde radyo istasyonlarında çalışan kişilerin bir gün çalışırlarsa iki gün dinlendirildikleri bilinen gerçeklerden bir tanesidir. Bunun nedeni ise elektromanyetik spektrumda yer alan radyo dalgalarının özellikle kısırlık olmak üzere genetik bozukluklara neden olduğunun tespit edilmesidir. Gelişmiş ülkelerde pek fazla gelişme göstermeyen cep telefonu sistemlerininde özellikle beyin ve kulak sağlığı açısından tehlikeli boyutlara varan bir sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir. Tam olarak kafanın kulak kısmına yerleştirilen telefonlar, manyetik etkiden dolayı uykusuzluklara ve sinir deformelerine neden olmaktadır.
“Light Amplificationen Simulten Emilsionen Radionen” ifadesi ile ifade edilen ve açılmış şekli olarakta “uyarılma sonucu medya gelen şua” olarak tanımlanan “Laser” sistemleride bir ışıma boyutu olup, iyi kullanımı olduğu gibi insanı etkileyen tarzı ile de dikkat çekmektedir. Doğrudan ölümcül etkiye sahip olan ve bu nedenle de bir çok araştırmaya neden olan laserin yanı sıra, gözle görülemeyen ancak benzer özelliklere de sahip olan “maser” ide verebiliriz.
Konu bu kadar basit olmayıp, çalışmalar hem lehde ve hem de aleyhte olacak şekilde sürdürülmektedir. Önemli olan ise, insanların lehine çalışanların, aleyhine çalışanlardan fazla olmasıdır…

NOT:Bu makaleyi canım kızım Şerife Sena Şahin`e ithaf ediyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

15/07/2013 4:20
Enerjinin kullanımı ve güç üzerine yapılan çalışma ve tarifler, bizleri enerjinin sadece makinelerde kullanıldığı yönünde bir yargıya varmamıza neden olacak kadar çoktur. Ancak işin aslı araştırıldığı zaman enerji ve güç kavramlarının canlı mekanizmalar içinde geçerli olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.
İnsanoğlu, bilimin ve sanatın gelişmediği yüz yıllar içerisinde güç ve enerji denklemlerinin günlük hayatlarında kullanmışlardır. Şöyle ki; kendi vücutları ile yapamayacakları işleri daha güçlü olan hayvanlar vasıtası ile yapmışlardır. İnsanlar bir atın ya da boğanın kendilerinden daha güçlü olduğunu kabul etmişler ve doğası gereği aklını kullanarak bu canlıları kendi işlerinde kullanmayı başarmışlardır.
İnsanoğlunun gözlemlerinden biriside büyüme çağında olan çocukların daha fazla besin yedikleri ve daha fazla hareket ettikleri şeklindedir. Bu ve benzeri olaylar, insanların yaşamak ve iş yapabilmek için enerjiye ve bu enerjinin kaslarda kullanımı sonucu güce ihtiyaç duyduğu şeklindedir.
Evet, insanlar enerji ve büyüme için enerjinin bir modeli olan kimyasal enerji düzlemlerinin kullanmaktadır. Bunu sağladığı şeylere ise organik besin adını vermektedir. Ancak organik besinler, yaşam için yeterli olmayıp inorganik besinlerinde olmazsa olmazlar arasında yer aldığı çıkarılan sonuçlar arasında yer almıştır.
Organik besinler arasında sayabildiklerimiz içerisinde ise karbonhidratlar, proteinler, yağlar ilk sırada yer almaktadır. Bunların hepsinin ise vücut için ayrı bir değeri ve önemi bulunmaktadır. Hücre yapısına katılan ve enerjinin büyük bir kısmını sağlayan karbonhidratlar; hücrenin temelini oluşturan ve yapı görevi olarak ele alınan proteinler; hücre yapısına katılan ve vücudu dış etkilerden ve soğuktan koruyan yağlar... İşte, bütün bu organik nitelik taşıyan maddeler, vücudun olmazsa olmazları içerisinde yer almaktadır.
Bütün bu organik besinler ise, adından da anlaşılacağı üzere organik temellidir, yani canlı vücutlarında oluşturulmaktadır. Besin zinciri üzerinde ilk sırayı oluşturan bitkiler veya diğer adı ile üreticiler bütün döngünün ilk basamağını oluşturmaktadır. Bitkilerde fotosentez sonucu oluşturulan ilk organik bileşik ise glukoz olup, bu üretilen glukoz aslında yaşamın ilk elemanıdır. Bütün değişimler bu glukoz üzerinde yapılmakta ve sonuç olarak proteinler, yağlar ve diğer organik bileşikler üretilmektedir. İşte bitkilerin karbondioksiti özümsemesi ile oluşturduğu organik bileşikler, yaşam zincirindeki diğer canlılar için besin kaynağını oluşturmakta ve bu şekilde büyük bir döngü devam etmektedir.
Bu döngü içerisinde ise ilk tüketiciler olan otcullar ve ondan sonra gelen etciller yer almaktadır. İnsan gibi bazı canlılar ise hem otcul ve hem de etcil olarak yaşamaktadır. Amaç ise sabittir; organik bileşikleri alıp yaşamı sürdürmek...
Bu organik bileşikler içerisinde ise en temel bileşik glukozdur. Glukoz ise bir karbonhidrattır. Karbonhidrat dediğimiz bileşikler, genel olarak enerji üretiminde kullanılmakta, ancak azımsanmayacak oranda da yapıya katılmaktadır. Enerji döngüsü içerisinde vücudun ilk kullandığı bileşikler karbonhidratlardır.
Karbonhidratlar genel sınıflandırma kuralları içerisinde genel olarak dört bölümde ele alınmaktadır. Bunlar; monosakkaridler, disakkaridler, oligosakkaridler ve polisakkaridlerdir. Bunların ise hepsinin ayrı ayrı çalışma fonksiyonları ve yapıları vardır.
Karbonhidratlar içerisinde en basit molekül yapısına sahip olanlar monosakkaridler dediğimiz daha basit bileşenlere hidroliz edilemeyen şekerler söylenebilir. Bunlar içerisinde aktif grup olarak aldehit taşıyanlara aldoz, keton taşıyanlara ketoz adı verilmektedir. Bu şekerlerde adlandırma karbon sayılarına göre yapılıp üç karbonlu olanlara trioz, dört karbonlu olanlara tetroz, beş karbonlu olanlara pentoz ve altı karbonlu olanlara heksoz adı verilmektedir.
Hidrolizlendikleri zaman aynı veya farklı iki monosakkaride ayrılan karbonhidratlara disakkaridler adı verilmektedir. Bunlara verilecek örnekleri ise şöyle sıralayabiliriz; sukroz-glukoz alfa (1-2) fruktoz; laktoz-glukoz beta (1-4) galaktoz; maltoz-glukoz alfa (1-4) glukoz, trehaloz-glukoz alfa (1-1) glukoz; sellobioz-glukoz beta (1-4) glukoz ...
Hidroliz edildikleri zaman iki ile on arasında monosakkarid oluşturan karbonhidratlara ise oligosakkaridler adı verilmektedir. Bunlara örnek olarak raffinozu verebiliriz. Raffinozun yapısında glukoz , galaktoz ve fruktoz monosakkridleri yer almaktadır.
Hidroliz edildikleri zaman on ve daha fazla monosakkaride ayrılan karbonhidratlara polisakkaridler adı verilmektedir. Bunlardan selüloz beta D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlarda beta amilaz bulunmadığı için selülozlu sindiremez. Başka bir örnek ise nişastayı verebiliriz. Alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlar sindirebilir. Bir başka örnek ise glikojeni verebiliriz. Glikojende alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur.
Karbonhidratlar çok geniş bir konu olup hala araştırmaların sürmekte olduğu düşünülürse, bir makale ile ifade edilemeyeceği aşikar olur...

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [3/6] Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki