BİYOLOJİ MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 4 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda BİYOLOJİ MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 26 içerik bulunuyor.
08/07/2014 4:40
Biyoloji bilimi insanlığın en eski çalışma sahasını oluşturmuş ve günümüzde de oluşturmaya devam etmektedir.İlk insanlar belki bir bilim ifadesi içerisinde kullanmamışlar,ancak hangi bitki zehirli,hangi bitki yenebilir;hangi hayvan saldırgan ve hangi hayvan sadece ot yer gibi çalışmalar içerisine girmişler ve neticede bilim adı altında toplanmasa bile,bilimin temelleri atılmış olmuştur.

Konu ile ilgili en eski çalışmaları yapan ise,felsefenin babası olarak adlandırılan ve bir çok bilimin içerisinde eli olan Aristo’dur.Aristo canlılarda bir sınıflandırma düzeneği kurmuş ve toplamış olduğu canlıları bu sınıflandırma içerisinde adlandırmıştır.

Biyoloji bilimi ile ilgili çalışmalara önem veren diğer bir bilgin ise İbni Sina olup,daha çok insan biyolojisi üzerine yönlenmiştir.20.yy’a gelinceye kadar yazmış olduğu kitaplar Dünya’nın bir çok üniversitesinde okutulmuştur.Bu kitaplardan ikisi ise “kanun” ve “şifa” adlı kitaplar olup,insanlığa yol göstermesi açısından çok önemli yerleri olmuştur.

Avrupalı bilginler hastalığa neden olan etkenlerim gözle görülemeyecek canlılar olduğunu bilmezken,bizim kültürümüzde yetişen bilginler,özellikle de bu bilginler içinden Akşemseddin,hastalığa neden olan canlıların gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar olduğunu ifade etmiştir.

Biyoloji bilimi kendi içerisinde bir çok alt bölüme ayrılmış ve bu dallardan biri olarak da “mikrobiyoloji” ifade sahasını bulmuştur.Nedir mikrobiyoloji?Genel ifade ile hastalık etkeni olan ve adına mikrop denilen canlıları ele alan ve inceleyen bir bilim dalıdır.Mikrobiyoloji biliminin inceleme sahası,özellikle mikroskop adı verilen aletin icadı ile büyük sahalara ulaşmıştır.Anti parantez bir ifade ile abiyogenez ifadesi yerine biyogenez ifadesinin kullanılmaya başlanması ile,mikrobiyoloji daha geniş bir anlam kazanmıştır.

Nedir abiyogenez?Nedir biyogenez?Abiyogenez ve biyogenez ifadeleri birer hipotez olup,abiyogenez hipotezi canlıların cansız varlıklardan kendiliğinden çoğaldığını ifade etmiştir.Bunu ispatlamaya çalışan bilgin ise deneyinde açıkta bırakılmış besinler üzerinde oluşan larvaları göstermiştir.Ancak bunun aksini düşünen bilginin yaptığı denemede besinleri delikli tel ile çevrili bir dolaba koymuş ve belli süre beklendikten sonra larva oluşumunun olmadığını ispatlamıştır.Olayın açıklamasını yapan biyogenez savunucusu bilgin,ilk deneyde açıkta bırakılan besinin üzerine konan sineklerin larva yumurtalarını bıraktıklarını ve bu nedenden dolayı da larvaların oluştuğunu ifade etmiştir.Daha sonra telli dolaba koyma eylemi sonucu sineklerin besinler üzerine yumurtalarını bırakamadıklarını ve larva oluşumunun olmadığını açıklamıştır.Bu deneyler sonucunda abiyogenez hipotezinin yanlış olduğu ve doğru hipotezin ise biyogenez olduğu ortaya çıkmıştır.

Canlıların yine canlılardan çoğaldığının ispatı ile beraber gözle görülemeyecek canlılarından yine kendileri gibi canlılardan çoğaldığı ifadesi de yerini bulmuştur.Biyogenez hipotezine bağlı olarak,canlıların büyüyebilmesi için besine ihtiyaçlarının olduğu ifadeside olaya daha geniş bir boyut kazandırmıştır.Besine ihtiyaç duyan canlıların sadece gözle görülebilen canlılar olmadığı,gözle görülemeyen canlılarında yaşayabilmek için besine ihtiyaç duydukları ifade edilmiştir.Bu ifade sonucu ise canlıların beslenme şekilleri sınıflandırılmıştır.

Sınıflandırma sonucu bazı canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için diğer canlıları kullanmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.Bu kullanımda bazı tip canlılar beraber yaşadığı canlıya zarar vermezken,bazı birlikteliklerde konak olan canlının zarar gördüğü ve bu canlı üzerinde yaşayan canlının da bir parazit olduğu ifadesi yer almıştır.

Parazit olan canlılarla uğraşmak içinde biyoloji bilimi altında yeni bir alt dal oluşturulmuş ve bu bilim dalına da mikrobiyoloji adı verilmiştir.

Mikrobiyoloji,canlılara zarar veren asalaklardan tutunda bakterilere,mantarlara,virüslere varıncaya kadar geniş bir canlı grubunu inceleme sahasına almıştır.Sadece insanlara özgün bir hücreli canlılarla uğraşan mikrobiyoloji ifadesi ise tıbbi mikrobiyolojisi adını almıştır.


LÜTFİ ŞAHİN

22/06/2013 2:26
Canlıların nasıl yaşadığını ve ne yediklerini merak eden insanlar, aynı zamanda onların nelerden oluştuğunu da araştırmıştır. Tarih içerisinde bu araştırmalarını sürdüren insanlar sonuç olarak tüm canlıların gözle görülemeyecek kadar küçük yapılar olan hücrelerden oluştuğunu tespit etmişlerdir.
Bütün hayvanlar, bitkiler ve mantarlar hücrelerden oluşmakta ve hücre adı "canlının en küçük yapıtaşı" olarak adlandırılmaktadır.
Araştırmalarını sürdüren bilim insanları bu canlılarda hastalıkların nasıl meydana geldiğini de araştırmışlardır. Sonuç olarak bu canlılarda hastalıkları meydana getiren varlıklarında gözle görülemeyecek kadar küçük olduğunu bulmuşlardır. Hastalıkları meydana getiren ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu varlıkların hepsine mikrop adı verilmiştir.
Mikrop denilen varlıklar çok çeşitlidir. Bu varlıkların bir kısmına genel olarak bakteri adı verilmektedir. Bakterilerin bazıları hastalıklara neden olmakta ve bu hastalıklara neden olanlarına ise mikrop adı verilmektedir. Binlerce tip hastalık yapan bakteri vardır. Bu bakterilerin hepsi farklı canlılarda hastalık meydana getirmektedirler. Bazıları insanlarda, bazıları değişik hayvanlarda ve bazıları da değişik bitkilerde hastalıklara neden olmaktadırlar. Hastalık yapan bakteriler hangi canlının vücuduna girerse ona zarar verir, o canlının hem hücrelerine hem de yediği besinlere zarar verirler. Ama şunu ifade etmekte yarar var: her bakteri bütün canlıları hasta etmeyebilir. Örneğin; ineklerde hastalık oluşturan bir bakteri maymunlarda hastalığa neden olmayabilir. Binlerce çeşit bakteri olduğu tespit edilmiş ve bu bakterilerin her birisine isim verilmiştir. İnsanlarda da hastalık oluşturan bakteriler vardır. İnsanlarda bakterilerin neden olduğu bazı hastalıklar şöyle sıralanabilir: veba, tifo, kolera gibi.
Mikrop kavramı sadece hastalık oluşturan bakteriler için kullanılmamış, aynı zamanda gözle görülemeyecek kadar küçük olan ve canlılarda hastalığa neden olan virüsler içinde kullanılmıştır. Virüsler canlı hücrenin dışındayken kristal yapıdadır ve canlılıklarını ancak canlı bir hücrenin içerisine girdikleri zaman kazanırlar. Bakterilerde olduğu gibi bütün virüsler hastalığa neden olmazlar, bazı virüsler hastalıklara neden olurlar. Yine bakteriler örneğinde olduğu gibi bir canlıda hastalık oluşturan bir virüs diğer bir canlıda hastalık oluşturmayabilir. İnsanlarda hastalığa neden olan virüslerin meydana getirdiği bazı hastalıklara örnek olarak şunları verebiliriz: grip, kızamık, uçuk gibi.
Mikrop kavramı hastalık oluşturan bakteri ve virüsler dışında çok daha küçük yapıda olan ve hastalığa neden olan varlıklar içinde kullanılmaktadır. Bu yapılar çok daha küçük yapıdadırlar ve değişik canlılarda hastalıklara neden olurlar.


LÜTFİ ŞAHİN

Yeme iç güdüsü insanoğlunun yeni bölgelere taşınmasına neden olmuştur. Bir kısımın olduğu bölgede etken yiyecek maddesi buğday iken, diğer bir bölgedeki etken yiyecek maddesi yulaf veya pirinç olmuştur.
Diyebilirsiniz ki insanların yeni alanlara göç etmelerine neden sadece yeme iç güdüsü müydü? Tek neden bu değildi belki, ama en temel neden buydu...isterseniz çocuklarınızın sınıflarına girin ve tarih şeridine bir bakın; göreceğiniz şeylerden birisi de bir çağın değişmesine neden olan kavimlerin göçü ifadesidir. Kavimlerin göçünün en önemli sebebi ise yeteri kadar olmayan yiyecektir. Ama zaman içerisinde bu yeteri kadar ifadesi aynı zamanda çeşitlilik bakımından da önem arz etmiştir. Daha değişik yiyecekler bulma, daha değişik ve kolay yaşamı sağlayacak ortamları yaşama...
Ama gün geldi Dünya'nın sahip olduğu arazi miktarı, üzerinde yaşayan insan neslini beslemeye yetmedi. Bunun için çözümler arayan ulusların bir kısmı kendisini bilime verdi ve bir kısmı da sömürge araziler bulmaya çalıştı...ilk zamanlarda yeterli olan organik gübrelemeyi, sanayileşme ile beraber inorganik gübreleme takip etti. Bunlar yetmedi ve besinlerin üzerinde yer alan ve onların matematiğini ifade eden genetik yapı ile oynandı. Bu genetik yapıda meydana getirilmeye çalışılan ifade yüzlerce yıl boyunca süpernova yıldızlarının etkisiyle canlılarda oluşturulmuştur.
Evet DNA içerisinde meydana getirilen bu yapısal değişikliklere genel olarak bir isim verilmiş ve bu ismin adı da mutasyon olmuştur. Normal şartlar altında her hangi bir etki oluşturulmadan mutasyon denilen ifade her bir milyon hücrede yaklaşık bir gende meydana gelmektedir. Bu değişiklikler aynı zamanda yeni oluşan hücrelere de aktarılmaktadır. Mutasyonlar gen havuzunda çeşitlilik sağlar, aynı zamanda fenotipik değişikliklere neden olur.
Genel olarak mutasyonlar dört tipe ayrılmıştır. Bunlar ve özellikleri kısaca şöyledir:
1-Nükleotid yer değiştirmesi: Yanlış baz eşleşmesi sonucu oluşur, önemli bir hasara neden olmaz.
2-Çerçeve kaydırma mutasyonları: DNA baz çiftlerinden bir veya iki baz çiftinin eklenmesi yada silinmesi sonucu oluşur, büyük sorunlar oluşturan bir mutasyon tipidir.
3-Silinme tipi mutasyon: DNA da meydana gelen kesiler sonucu oluşur, çerçeve kaydırma mutasyonlarına neden olabilirler.
4-İnsersiyon (Sokulma): Transpozon DNA 'larının entegrasyonu sonucu gen yapısının değişmesidir.
Mutasyonlar sonucu genellikle iki olaydan birisi meydana gelir:
-Hatalı okuma mutasyonları: Bir aminoasitin başkası ile değişmesine neden olur, fenotipte değişiklik olmayabilir.(sessiz mutasyon)
-Okumama mutasyonları: İnaktif protein oluşumu görülür, fenotipte değişiklikler oluşur.
Ama ne gariptir ki insan nesli rahat yaşam için bu tip bitki ve hayvan genlerinin değiştirmeleri sonucu kendisi de zorluk yaşamış ve böyle giderse de daha da yaşayacak gibi görünmektedir. Gen yapısı değiştirmiş canlıları yiyen insanlarında zarar gördükleri bugün kabul edilmektedir. Aslında Dünya daha milyarlarca insana daha bakabilir, ama önemli olan her şeyin dengeli bir biçimde tüketiminin yapılmasıdır. Sağlıklı bir gelecek için hep beraber düşünceli yaşamalıyız...




LÜTFİ ŞAHİN

02/07/2013 2:24
Tarımsal tarzda bitkilerin üretiminden önce insanlar hayvanları avlayarak ve ağaçlardan meyveler toplayarak ve bunları tüketerek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Vahşi doğa ve bu doğanın gereklerini yerine getirmeye çalışan çelimsiz insan...
Diğer canlılarla karşılaştırıldığı zaman çok zayıf özellikleri olan insanın diğer varlıklarda olmayan özelliği ise akıldır. Aklı ile kuşlar gibi uçmayı başaran, balıklar gibi deniz altında gitmeyi başaran ve diğer canlılara hükmeden insan. Bütün bunları yapmak için tarihsel bir süreçten geçmiş ve aklının meyvelerini zamanla yemiştir.
Mağaralarda yaşayan insanoğlu ateşi bulmuş, tekerleği, araçları ve zaman içerisinde daha uygun barınma alanlarını. Uygun barınma alanları ile beraber daha verimli tarım yapmaya başlamıştır. Tüm bunları insanoğlu niçin yapmıştır: tabiî kide daha rahat yaşamak ve daha çok besin kaynağına ulaşmak için.
Binlerle ifade edilen insan nüfusu milyonlara, yüz milyonlara ulaşınca besin sıkıntısına düşmemek için bu yolları uygulamıştır. Çocuklarını büyüten, kendilerine enerji veren, saçlarının ve tırnaklarının uzamasını sağlayan, onu hastalıklardan koruyan ve daha bir çok işlevi olan besinleri daha rahat ve daha çok elde etmek için çabalamıştır.
Bu besin grupları bilimin ilerlemesi ile beraber sınıflandırılmış ve en önemli besin gruplarından birisini de proteinlerin oluşturduğu tespit edilmiştir.
Proteinler tüm canlılar için hayati değer taşırlar ve canlıların yapısına katılırlar. Hücrenin yapısından tutunda enzimlerin yapısına kadar, saçların yapısından tutunda tırnakların yapısına kadar bir çok yerde proteinler kullanılmaktadır.
Canlıların yapısında bulunan proteinler yirmi farklı amino asitin değişik tarzda sıralanması sonucu meydana gelmiştir. Aminositlerin sıralanmasında açıkta kalan bir karboksil ucu ve açıkta kalan bir amino ucu bulunmaktadır.
Proteinler hücrede bulunan ribozomlarda sentezlenir. Bitkiler ve bazı tek hücreliler kendileri için gerekli amino asitleri sentezleyebilirler, ama hayvanlar bütün amino asitleri sentezleyemezler ve dışarıdan almak zorundadırlar. Bu amino asitlere esansiyel amino asitler adı verilmektedir.
İnsanda proteinlerin sindirimi midede başlamaktadır.
Laboratuar ortamında bazı tip proteinlerin sentezi başarılmıştır. Ancak suni yolla üretilen bu proteinler en fazla üç yüz amino asitten oluşan küçük ağırlıktaki proteinler olmuştur.
İnsanlar enerji elde etme sıralamasında proteinleri en son kullanırlar. Bunda yapıya katılmasının rolü vardır.
Protein yapısının bozulmasına denatürasyon, yapısını tekrar kazanmasına renatürasyon adı verilir.
Proteinler daha çok et, süt ve süt ürünlerinde bulunmaktadır.

KAYNAKLAR:
1- http://tr.wikipedia.org/wiki/Protein
2- http://en.wikipedia.org/wiki/Protein



LÜTFİ ŞAHİN

Bir lambayı yakmak için elektrik, bir taksiyi çalıştırmak için benzin... Bu ve buna benzer ifadeleri binlerce ve hatta milyonlarca vermemiz mümkündür. Bunun en temel nedeni ise; bütün canlıların ve hareket ifadesini ya da iş ifadesini kullanan cansızların enerjiye ihtiyaç duymasıdır.
Enerjinin kullanım sürecinde ise genel ifade ile bir dönüşüm söz konusudur. Güneş pili ile çalışan bir araçta; ilk önce güneşten üretilen enerji elektrik enerjisine, bu elektrik enerjisi ise daha sonraki süreçte hareket enerjisine çevrilir. Bir ampulde elektrik enerjisinin bir kısmı ışığa, bir kısmı da ısıya dönüştürülmektedir. Ne şekilde olursa olsun; enerjinin kullanımı sonucu bir dönüşüm gerçekleşmekte ve neticede iş yapılmış olmaktadır.
Bu ifadeler çerçevesinde vereceğim başka bir örnek ise araçlarda kullanılan benzindir. Netice itibarı ile bir karbon türevi olan benzinin yanması neticesi enerji üretilmekte ve bu enerji harekete dönüştürülmektedir. Her yanma ifadesinde olduğu gibi bu ifade de oksijene gereksinim göstermektedir. Yanma sonucu kırılan bağlar ve oluşan yeni bileşik olarak karbonmonoksit ve karbondioksitin eksozdan çıkması...
Bu ifadeler zinciri ne kadarda canlıları aklımıza getirmektedir. Canlılarda benzin yerine organik kökenli bileşikler ve oksijen alınmakta ve neticede yıkılan bağlar ile beraber üretilen enerji ve dışarı atılan karbondioksit ile işe yaramaz posa kısmı... Ama her ne şekilde olursa olsun, canlılarda enerjiye ihtiyaç duyar ve enerji olamadan da yaşamlarını sürdüremeyecekleri ifadesinin de açık olduğunu en akıllı canlı olan insan ifade eder.
Biz dışarıdan aldığımız besinleri doğrudan enerjiye çeviremeyiz; bu çevirim için bu büyük moleküllerin ufak parçalara bölünmesi gereklidir. İşte, büyük moleküllerin daha ufak parçalara bölünmesi işlemine kısaca sindirim adı verilmektedir. Sindirim ikiye ayrılmaktadır:
1-Hücre içi sindirim
2-Hücre dışı sindirim
Bunlardan hücre içi sindirimi ilkel organizasyonlu canlılar, tek hücreli canlılar ve savunma sisteminde rol alan akyuvarlar kullanmaktadırlar. Endositoz veya aktif taşıma ile hücre içine alınan polimerler, hücre içi enzimler aracılığı ile daha küçük parçalara ayrılmaktadır.
Omurgalı ve gelişmiş olarak ele alabileceğimiz canlılarda ise hücre dışı sindirimi görülmektedir. Bu canlılar sindirimi gerçekleştirirken iki şekilde olayı tamamlamaktadır:
1-Mekanik sindirim
2-Kimyasal sindirim
Bunlardan mekanik sindirim ağızda tükrük ve dişlerin yardımıyla gerçekleşmektedir. Polimerler daha küçük parçalara ayrılmaktadır. Burada canlının tipine göre dişler gelişim göstermiştir. "Ot ile beslenen canlılarda azı dişler ve et ile beslenen canlılarda köpek dişleri gelişmiştir" dersek yanlış olmaz. Hakeza kuşlarda diş bulunmayıp ağızları gaga şeklini almıştır. Kuşlarda diş görevini taşlık yerine getirmektedir.
Mekanik sindirimden sonra kimyasal sindirim başlamaktadır. Bu kısımlar ise mide ve bağırsaklar oluşturmaktadır. Selülozu sindiren canlılarda buna uygun bakteriler yer almaktadır. Kimyasal sindirimin sonunda kana karışım genel olarak ince bağırsakta olmaktadır. Son olarak posa anüs aracılığıyla dışarı atılmaktadır.

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [4/6] Önceki 2 3 4 5 6 Sonraki