BİYOLOJİ MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 5 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda BİYOLOJİ MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 26 içerik bulunuyor.
05/07/2013 20:13
Teknoloji devriminin büyük bir hızla yaşandığı ve muhtemelen o zaman dilimindeki insanlarında aynı şeylerden bahsettikleri 20. yy ve daha sonraki döngü içerisinde insanlar görmüştür ki; en büyük teknolojik harikalar dizesi insanda gizlidir.

Teknoloji dizesi sadece insanda değil, tüm canlı versiyonlarında gizli olduğu ise daha sonraki yıllarda muamma ifadeleri içerisinde söylem almıştır. Bir kuşun uçma hassasiyeti, bir balığın yüzme mekanizması, bir kaplumbağanın korunma sistemi... Bu ve buna benzer teknik ifadeler, aslında mükemmelliğin temsil edildiğini gösterircesine bizlere kanıtlar sunmaktadırlar. Kuşların kanat sistemleri taklit edilerek uçaklar, yunusların yüzme sistemleri taklit edilerek gemiler, kaplumbağaların koruma mekanizmaları taklit edilerek zırhlı araçlar yapılmıştır. Bizler taklit etmedik diyen kişiler ise, aslında bilinçaltında bu bilgileri barındırdıklarını utanarak ifade etmektedirler. Olay sadece tümdengelim ifadeleri ile sınırlı olmayıp, tümevarım ifadeleri içinde kullanabiliriz.

Sadece canlının kendisi değil, daha özel kısımları da insanlar için ilham kaynağı oluşturmuştur. Gözlere bakılıp kameralar, kulaklara bakılıp mikrofonlar, kaslara bakılıp motorlar... Bu ve benzeri ifadeler, bizlere mükemmel varlıklar olan canlıları ve bu canlılar içerisinde en mükemmeli olan insanı görmemizi sağlayacaktır.

İnsanın en mükemmel kısımlarını oluşturan sistemler bütünü de, insanların taklit etme yetisini kabartıp bilgisayar teknolojisini ve buna bağlı bilişim sistemlerinin geliştirilmesini sağlamıştır. Nedir bu sistemler bütünü? Bir çoğunuzun okurken cevap verdiğini tahmin ettiğim üzere beyindir... Beyin ve onun etraflıca oluşturulmuş hücreler dizesi. Ancak özelleşmiş olan bu hücreler dizesine verilen bir özel ad vardır ki buna; sinir sistemi adını veriyoruz.

Sinir sistemi genel olarak elektriksel impulslar ve nörotransmitterler vasıtasıyla iletimi sağlayan ve yönetici birim olarak ifade edilen hücreler dizesinden oluşmaktadır.

Sinir sistemini incelerken en gelişmiş varlık olan insanı ele almak istiyorum... genel manada sinir sistemi iki kısımda incelenmektedir. Birincisi merkezi sinir sistemi olup beyin ve omurilikten oluşmaktadır. İkinci kısım ise çevresel sinir sistemidir.

Beyin, sinir hücreleri yumakları ve bunların bağlantılarından oluşmaktadır. Aksaon ve dendrit adı verilen bu bağlantı telleri sayesinde iletim sağlanmakta ve bu bağlantı telleri tüm sinir hücrelerinde bulunmaktadır. Düşüncenin ve bilinçli yapılan hareketlerin merkezi olan beyin genel manada üç kısımda ifade edilmektedir. En büyük kısım olan ön lob; sinir bağlantılarının geçtiği ve göz ile kulak reflekslerinin kontrol edildiği orta beyin ve beyincik ile omurilik soğanından oluşan arka beyin. Beyincik vücudun dengesini sağlar, kas faaliyetlerini düzenler; omurilik soğanı adı ile anılan kısım ise sindirim, dolaşım, solunum, salgılama, kusma, öksürme, hapşırma çiğneme gibi faaliyetleri yönettiğinden hayat düğümü adı ile de anılmaktadır. Beyindeki bu üç lopta çok önemli görevlere sahip olup bunların hepsi de olmazsa olmaz denilen görevlerdir. Omurilik kısmı ise kalıtsal refleks ve kazanılmış reflekslerin kontrolünü sağlar. Beyinden vücudun alt kısımlarına kadar uzanan omurlar içerisinde yer alan kısma omurilik adı verilmektedir ve refleksleri yönetir, iletimin ulaştırılmasını sağlar.

Çevresel sinir sistemi ise diğer organlar ile beyin arasında iletimi sağlayan sinir sistemleri bütünüdür. Bu da kendi arasında ikiye ayrılır... Birincisi somatik sinir sistemi olup isteğimizle yapılan davranışları (yazı yazma, şarkı söyleme gibi ) yönlendirir. İkincisi ise otonom sinir sistemi olup kontrol dışı kısımların yönlendirilmesini sağlar...


LÜTFİ ŞAHİN

15/07/2013 4:27
Kapalı bir kutu olması tarih boyunca değişmemiş olan ve hala da sırlı bir kutu olma özelliği gösteren beyin ve zeka kavramları; insanlığın daha çok araştırma yapmasını gerektirecek kadar kapsamlı bütünler zinciri içerisinde yer almaktadır. Beyinin yapı ve fonksiyonları, teknolojinin bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen sır gibi gizemini korumayı başarmıştır.
Son yüzyıl içerisinde, sinir sisteminin histoloji uzmanları tarafından tarif edilmesi ve bilgisayar sistemlerinin de geliştirilmeye başlanması ile beraberde olaylar daha geniş çerçevede görülmeye başlanmıştır. Beyin denilen kapalı kutunun sinir hücresi fazlaca olmak üzere bağ doku ile desteklenmiş bir şekilde bulunduğu tespit edilmiştir. Sinir hücrelerinin yapı ve görevlerinin ise basit düzeylerde olmadığı ortaya konmuş ve araştırmaların çok daha ileri düzeyde yapılması gerektiği, şu ana kadar bulunan bulguların bizlere fısıldadığı nameler gibi kulağımızda çınlamaktadır.
Nedir sinir sistemi? Nelerden oluşur? Bu ve benzeri sorulara eğilerek olaya giriş yapmamız uygun düşecektir... Elektriksel sinyallerin yoğun olduğu hücrelerin meydana getirdiği sinir sisteminin temel hücre birimi; "nöron" adı verilen sinir hücreleridir. Yağ oarnı fazla olan bu nöronlar, temel unsur olarak iletimi sağlamak ile görevli birer uyarıcı gibi çalışmaktadırlar. Burada iletim uçlarının birinin adı dendrit, diğerinin adı ise aksondur. İletim ise dentritlerden aksonlara doğru olmaktadır. Burada hem dendrit ve hem de akson uçları nöron adı verilen sinir hücrelerine bağlı bir şekilde bulunmakta ve dendrit adı verilen uçlardan alınan bilgi, nöronun diğer ucunda bulunan aksonlara iletilerek bütün sinir dokunun uyarımı sağlanmaktadır. Burada iletimin temeli ile sodyum pompalarına bağlı üretilen elektriksel sinyaller şeklindedir. Yani anlaşılacağı üzere insan vücudu elektrik üreten bir işleve de sahiptir. Sodyum-potasyum pompası denilen pompalar sayesinde iletim sağlanmakta ve bir uçtan diğerine geçişin temeli elektriksel sinyaller ile olmaktadır. Sinir hücrelerinin arasıbnda kalan boşluklarda iletim ise birer protein yapısında olan nörotransmitterler sayesinde sağlanmaktadır. Nörotransmitter adı verilen bu maddelerin az yada çok olması ise değişik sorunları beraberinde getirmektedir.
Sinir hücresi olan nöronların temelinde ise yağ oranı fazla bir şekilde olmak üzere protein ve az miktarda da karbonhidratlar bulunmaktadır. Burada nöronların çevresini kaplayan kılıflar çok önemli olup, çokça lipit partiküllerinden oluşmuştur.
Nöronların önemli bir özelliği ise kendilerini yenileyememeleridir. Bölünme özelliğine sahip olmayan nöronlar, belli bir yaştan sonrada harap olmaktadır. Özellikle otuz yaşından sonra günlük yüz bin civarında nöronun yok olması ile, yaşa bağlı bunama ortaya çıkmakta ve bu da insanların istemediği bir durumdur. Öfke ve strese bağlı olarak bu yıkılma oranı daha fazla artmaktadır.
Nöronların birbiri ile etkileşimi sonucu düşünce denilen kavram ortaya çıkmakta; ama düşüncenin merkezi olan zeka olayı tanım olarak bile açıklanamamaktadır. Nedir zeka? Yada ne değildir? Bu sorular için insanlar bazı tanımlamalar yapmıştır. Bunlardan bir kısmını burada sizlere iletmek istiyorum... "Zeka, soyut düşünce yeteneğidir." "Zeka, alet yapma yeteneğidir." "Zeka, matematiksel düşünce yeteneğidir." Bu ve buna benzer onlarca tanımlama yapılmış, ancak zekanın tam bir tanımı ortaya konulamamıştır. Bu tanımlamaların hepsi doğrudur, ancak yeterli değildir. İnsan sadece soyut düşünmez, sadece alet yapmaz, sadece matematikle uğraşmaz... Bu şekilde listeyi uzatmamız mümkündür. İnsan bütün bunların hepsini yapan, aynı zamanda sosyal olan bir varlıktır. Bütün bunları birleştirdiğimiz zaman ise çokça dile getirilen çoklu zeka teoremini düşünmemiz gerektiği ortaya çıkmıştır. Belli bir kültüre göre yapılan stanford-binet zeka testinin artık kimse doğru bir gösterge olduğuna inanmamakta, Daniel Goleman'ın çalışmaları ile ortaya çıkan duygusal zeka ve arkasından gelen Muhammed Bozdağ'ın çalışmaları ile ortaya konulan ruhsal zeka kavramları bizlere insanın ne kadar kapsamlı olduğunu bir daha ispatlamaktadır.
Bu çalışmaların birer sentezi olacak şekilde getirilen çoklu zeka teoremi, Dünya'daki tüm eğitim modellerinde kabul görmüştür. İşin ilginç yanı ise maddesel bir boyut olduğu düşünülen öğrenme ve düşünce yeteneğinin, madde dışı bir olgu tarafından destek gördüğü olgusu da, ruh kavramını kabul etmeyen kimselerin önüne birer ruh abidesi gibi konulmaktadır. Yukarıda izah etmeye çalıştığım nöron etkileşimlerinin, zeka denilen mefhumu oluşturmak için yeterli olmadığı günümüz bilginleri tarafından kabul görmektedir. Olayın sadece elektriksel sinyal etkileşimleri sonucu oluşmayacak kadar kapsamlı olduğu, son yıllardaki çalışmalar sonucu daha iyi ortaya konulmuştur. Önemli olan ise bu konuda çalışmaların yapılması ve insanlığa faydalı olacak şeylerin ortaya konulmasıdır.


NOT:Bu yazımı canım oğlum Ali Buğra ŞAHİN`e ithaf ediyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

05/07/2013 19:53
Evlerimizde seyrettiğimiz televizyonlardan tutunda çamaşırları yıkayan çamaşır makinelerine kadar bir çok aksamın ihtiyaç duyduğu şeyin adına enerji diyoruz... Bütün makineler çalışmak için enerjiye ihtiyaç duyar ve bu enerjinin kullanım biçimi değişiklik göstermektedir.
Bazı makineler vardır; elektrik enerjisi ile çalışırlar... Bazı makineler vardır; mekanik enerji ile çalışırlar... Bazı makineler vardır; rüzgar enerjisi ile çalışırlar... Bu ve buna benzer ifadeleri çoğaltmamız mümkündür.
Hepimizin yakından tanıdığı bir makine olan taksilerimizde enerjiye ihtiyaç duyar ve bu enerjiyi benzin ya da mazotta yer alan kimyasal bağların kopması ve yanma reaksiyonu geçirmesi sonucu elde eder, buna benzer bir enerji modellemesini de canlılar kullanır. Nasıl ki taksilerde yanma için benzin ve oksijene ihtiyaç vardır; canlıların yaşayabilmesi içinde organik bileşikler ve oksijene ihtiyaç vardır. Bu ifadelerin açılımını ise enerjinin dönüşümü şeklinde ele alabiliriz.
Kimyasal bağların kopması sonucu enerji açığa çıkmakta ve bu enerji canlı için hayati önem taşımaktadır. Dolayısıyla yanma reaksiyonu olan bu ifadenin gerçekleşmesi için gerekli olan oksijende hayati önem arz etmektedir.
Tüm yanma reaksiyonları sonucu artık ürün ortaya çıkmakta ve bu ürün yanma mekanizmasına bağlı olarak karbonmonoksit, karbondioksit ya da su olabilmektedir. Ama ne şekilde olursa olsun, yanma ifadesi için oksijen gerekmekte ve sonuçta da artık ürün elde edilmektedir. İşte, canlılarda yanma reaksiyonu için gerekli olan oksijenin vücuda alınımı ve oluşan artık ürün olan karbondioksidin dışarı atılması ifadesine kısaca solunum adını vermekteyiz.
Yukarıdaki ifade de düzeltmem gereken bir husus var; o da bütün canlıların solunum için oksijen alıp karbondioksit verdikleri hususudur. Bazı anaerop bakteriler ve bazı ilkel formlar solunum için karbondioksit alıp artık madde olarakta farklı maddeleri vermektedirler. Bu duruma göre canlıları solunum ifadelerine göre gruplandırırken oksijenli solunum yapanlar ve oksijensiz solunum yapanlar olmak üzere iki gruba ayırabiliriz...
Oksijenli solunum yapan canlılardan olan bitkilerde solunum görevini yapraklar yerine getirmektedir. Çıkan karbondioksit ya yapraklar aracılığı ile dışarıya atılmakta ya da fotosentezde kullanılmak üzere kloroplastlara gönderilmektedir.
Canlıların gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak solunum organları da gelişme göstermektedir. İlkel düzeyde olan toprak solucanlarının derileri nemli olup difüzyon ile ve derileri vasıtasıyla solunumu gerçekleştirirler. Toprak solucanlarının derilerinin alt kısmı kılcal damarlarla kaplı olup difüzyon yardımıyla oksijen geçişi ve karbondioksitin atımı gerçekleşmektedir.
Gelişimleri ileri düzeyde olan canlılarda solunum düzenekleri bulunmaktadır. Hangi canlı türü olursa olsun solunum organları nemlidir. Canlılarda solunum organından oksijenin kan sıvısına geçmesine dış solunum, kan sıvısındaki gazın dokulara geçmesine iç solunum adı verilmektedir.
Böceklerde trake solunumu adı verilen solunum görülmektedir. Trakenin içi bir sıvı ile dolu olup kan ile karışmamaktadır. Bu sıvı içerisinde çözünmüş olan oksijen dokulara geçmekte ve aynı şekilde dokularda birikmiş olan karbondioksit bu sıvıya geçmektedir. Kan sıvısı ise sadece besin maddelerini ve diğer çözünmüş maddeleri taşır. Solunum pigmenti taşımadığından dolayı kanları renksizdir. Ana borular olan trakeler daha küçük dallar olan trakeollere ayrılmakta ve gaz bütün dokulara ulaştırılmaktadır.
Solungaç solunumu yapan canlılara örnek olarak balıkları, suda yaşayan yumuşakcaları, kabukluları ve kurbağa larvalarını verebiliriz. Balıklar solungaç solunumu yaparken suyun akış yönü ile kanın akış yönü ters olduğundan dolayı yapılan solunum yeterince oksijeni karşılayacak düzeyde olmaktadır. Solungaçlar çokça kılcal damar taşımaktadır. Omurgalı canlılar içerisinde sadece balıklar solungaç solunumu yapmaktadırlar, diğer omurgalılar akciğer solunumu yapmaktadırlar.
Bu ifadeler içerisinde akciğer solunumu yapan en ilkel canlı grubu olarak kurbağaları verebiliriz. Kurbağalarda bulunan akciğerler bir torbaya benzemekte ve solunumun yaklaşık % 40'nı karşılamaktadır; geri kalan % 60'lık bölümü ise kurbağalar nemli olan derileri vasıtasıyla karşılamaktadırlar. Bu nedenden dolayı kurbağalar suya ihtiyaç duymaktadırlar.
Derilerindeki suyu kaybetmemek için pullarla kaplı olan sürüngenlerin solunumları tamamen akciğerlerine bağlı olup, akciğer yüzeyleri kurbağalara oranla daha fazla gelişme göstermiştir.
Hem uçmalarında ve hem de solunum yapmalarında gerekli olan hava keseleri, kuşların dokularına ve kemiklerine kadar uzanmaktadır. Bu sayede yüksek yerlerde bile rahatlıkla solunumlarını yapabilmektedirler.
Memeliler, gelişim bakımından diğer omurgalılardan daha fazla gelişmiş olan ve adına alveol denilen hava keseciklerini akciğerlerinde taşıması ile yüksek miktarda olan oksijen ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilmektedirler. Burundan gelen havayı nemlendiren ve mikroplardan temizleyen salgıyı salan goblet hücreleri yer almaktadır. Akciğerlerin yüzeyi geniş olup gayet nemlidir. Kasılma gerçekleştiğinde oksijen alımı, gevşeme olduğunda karbondioksit verimi gerçekleşmektedir.

LÜTFİ ŞAHİN

18/07/2014 1:27
Hücrelerin sınıflandırması yapılırken genel olarak ikiye ayrıldığı belirtilmektedir.Prokaryotik hücre ve ökaryotik hücre olarak yapılan bu ayırım,genel bir ayırım şekli olup;bu hücre gruplarının alt bölümleri de belirtilmektedir.Mesela ökaryotik hücre iki gruba ayırılmakta ve bitki hücresi ile hayvan hücresi adı altında bir alt bölümler dizesi oluşturulmaktadır.

Prokaryotik hücreler ise genel manada bakteri türü canlıları kapsamaktadır.Bakterilerin ise bir kısmı hücre dışında ve bir kısmıda hücre içerisinde hayatlarını sürdürmektedir.

Hücre içerisinde yaşamlarını sürdüren bakteriler örneğinde olduğu gibi,hücre içi parazit olan ve hücre dışında bakterilerden farklı olarak canlılık özelliği göstermeyen zorunlu hücre içi parazitlerine ise virüs adı verilmektedir.

Virüslerin tamamı hücre içerisinde yaşamlarını sürdürmek zorundadır.Bunların bir kısmı içerisine girdikleri hücreyi parçalayarak iş görür ki bunlar diğer virüs tiplerine göre daha tehlikelidir.

Virüsler,yapı itibari ile viral genomu taşıyan DNA ya da RNA moleküllerinden sadece birisini taşımaktadır.Viral genomun etrafını ise kapsomer birimlerinden oluşan ve kapsid adı verilen bir kılıf çevirir.

Viral genomu DNA olan virüsler içerisinde sadece parvovirüsler tek iplikli DNA taşımakta,diğer DNA virüsleri ise çift iplikli DNA taşımaktadır.RNA virüsleri ise reovirüsler hariç hepsi tek zincirli RNA taşırlar.

Bazı virüslerin etrafında ise zarf adı verilen yapılar yer almaktadır.Zarf taşıyan virüslere zarflı virüsler,taşımayanlara ise çıplak virüsler adı verilmektedir.

Virüslerin şekillerine bakıldığı zaman ise iki tip ile karşılaşmaktayız.Bu tipler simetri adı ile adlandırılmaktadır.Bunlar ise helikal simetri ve ikozohedral simetri(kompleks simetri) şeklinde sınıflandırılabilir.

Birde virüs benzeri yapılar bulunur ki bunların başında prion adı verilen yapıları örnek verebiliriz.Bu yapılar nükleik asid içermeyip protein içerirler.Pseudovirion adı verilen yapılarda ise kapsid içerisinde viral DNA yerine konakçı DNA sı vardır.Hücreleri enfekte ederler,ancak replike olmazlar.Birde viroid adı verilen yapılar vardır ki bunlar kılıfsız tek bir RNA molekülünden oluşurlar.RNA küçüktür ve protein kodlamaz.

Nezleden tümör oluşumuna kadar bir çok hastalığa neden olan virüslerden korunmanın en kolay yolu ise dezenfekte kurallarına uygun hareket etmek ve gerekli önlemleri(aşı gibi) önceden almaktır.Bu bizi ve ev halkımızı korumanın en etkin yoludur…


LÜTFİ ŞAHİN

02/07/2013 2:58
Tarih içerisinde tekerleğin bulunması ile beraber insanoğlu bu icattan faydalanma yoluna gitmiş ve önceleri ilkel olan araçlar, daha ileriki yıllarda kompleks yapılı araçlara yerini bırakmıştır.
Ama bu kompleks gelişimler sadece vasıtalarda olmamış, aynı zamanda insan sağlığı ile ilgili konularda da olmuştur. Akıl hastalarının içerisine şeytan girmiş denilerek yakılan bir Avrupa'dan, ileri düzeylere ulaşmış bir Avrupa, aynı oranda diğer ülkelerde de büyük gelişmeler meydana gelmiştir. İlkel ilaçlardan daha kompleks ilaçlara doğru gelişmeler, basit tedavi yöntemlerinden daha uygun tedavi yöntemlerine doğru gelişmeler olmuştur.
İlerleyen bu teknolojiye uygun olarak besinlerde daha bol ve uygun tarzlarda alınmaya başlanmış ve besinlerin azlığında sadece protein, yağ ve karbonhidrat eksikliği değil, aynı zamanda vitamin denilen şeylerin eksikliğinden de bahsedilir olmuştur.
Vitamin ifadesi "vita" sözcüğünden temel almakta ve bu da yaşam anlamına gelmektedir. İlk etapta bahsettiğim araç ifadesine burada yer vermek istiyorum. Bir taksinin aksamını tutan vidaları ve motorun yanmasını önleyen yağı ne ise vitaminlerde insan için odur.
Vitaminler yağda eriyenler ve suda eriyenler olmak üzere iki tipe ayrılır. Yağda eriyen vitaminler içerisinde A,D,E ve K vitaminleri yer alır. Suda eriyen vitaminler içerisinde ise B ve C vitaminleri yer alır.
Bu vitaminler içerisinden A vitamini büyüme ve gelişme için, gece görüşü için gereklidir. Süt ve ürünlerinde, yumurta, et, balık ve havuçta bol miktarda bulunur.
B vitamini ise sinir sisteminin gelişimi için çok önem taşır. Ekmekte, yumurtada ve sebzelerde bulunur.
C vitamini insanın bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasını sağlayarak hastalıklardan korur. Daha çok sebzelerde bulunan C vitamini en çok kara lahana, turunçgiller, kuşburnu gibi bitkilerde bulunur.
D vitamini ise kemiklerin ve dişlerin gelişimi için çok önemlidir. Kırmızı ve beyaz ette, yumurta ve sütte bulunur. Aynı zamanda güneş ışığının etkisiyle deriden de vücuda geçer.
E vitamini eşey bezlerinin gelişimi için çok önemlidir. Daha çok ceviz, yumurta, et gibi gıdalarda bulunur.
K vitamini kanamalarda kanın pıhtılaşmasını sağlar. Genellikle fazlaca eksikliği görülmez. Yeşil sebzelerde ve ekmekte bol miktarda vardır.
Yetişkin bireyler mutlaka evlatlarının vitaminsiz kalmalarını istemeyecektir. Bütün bu yukarıda yazmış olduğum vitaminler karaciğer ve sütte bol miktarda bulunmaktadır. Ancak sadece karaciğer ve sütü fazla vererek değil, dengeli bir beslenme ile çocuklarımızın gelişimine katkı sağlamalıyız.


LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [5/6] Önceki 3 4 5 6 Sonraki