EĞİTİM MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 2 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda EĞİTİM MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 15 içerik bulunuyor.
22/06/2013 2:01
"İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendin bilmezsen
İlim nice okumaktır."
Yukarıdaki dizelerin sahibi olan Yunus Emre, bu sözleri kimler için sarfetmiştir? Bunu etraflıca düşündüğümüz zaman tüm insanlığa, ama özellikle de ilim sahibi olan insanlara söylediğini buluruz.
İlim sahibi bireyler gerek günlük yaşantısında hammadde olarak cansız nesneleri kullanan bireyler olsun, gerekse de canlı bir varlık olan insanı hammadde olarak ele alan bireyler olsun; ilmin ast olan ölçütü "Bireyin Kendisini Bilmesidir."
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" atasözü aslında bir gün o yılan bana da dokunur mu? Sorusunu da sormamızı gerektirir. Bize bugün dokunmayan yılan, gün gelir zehirini bize akıtır.
Hammaddesi cansız nesneler olan ilim sahipleri, ürettikleri gerek somut meteryalin, gerekse de soyut kavramların birgün kendilerine dönebileceğini unutmamalıdır.
Atom bombasını üreten bilgin belki de yukarıdaki atasözünü düşünmüştür ve demiştir ki:Bana dokunmayan yılan bin yaşasın... ama bugün o yılanın binlerce kat daha zehirlisi olan nötron bombaları ve daha çeşitli tipte bombalar üretilmektedir.
Ve ifade tam burada soyut bir kavrama dayanıyor;Empati.
Bu atom bombasını icat etmiş olan bilgin nasıl ki kendi çocuklarının yok olmasını istemezdi, eğer empati denilen duyguları besleyebilseydi, o bombanın başka ülkelerin çocuklarını da katledeceğini düşünürdü.
Bireyler okuyabilir ve çok ileri düzeyde teknik bilgiye sahip bir fizik mühendisi, uçak mühendisi, doktor vb şeyler olabilir, peki ya ilim sahibi olabilir mi? Yunus'un ifade ettiği gibi kendini bilebilir mi? Ya da şimdilerde eğitim uzmanlarının ifade ettiği gibi, empati kurabilir mi?
"Ağaç yaşken eğilir" atasözü bunların olabileceğini, ama emek gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Peki bu emeği kimler ortaya koyacak? İlk önce bu görev ebeveynlere düşmekte, daha büyük oranda da eli öpülesi öğretmenlere düşmektedir.
Empatinin temelleri ilk önce ailede verilecektir. Kardeşi ile eşyalarını paylaşmayan evlatlara paylaşmanın önemi anlatılmalı, ama anlatmadan daha çok somut hale getirilmelidir.
Benzer şekilde saygılı olma, duyarlı olma, diğer canlıları sevme gibi hasletler evlatlarımıza hissettirilerek önemleri kavratılmalıdır. Çocukların ilk öğretmenleri ebeveynleridir ve unutulmamalıdır ki; zincirleme başlayan bir reaksiyonu durdurmak neredeyse imkansızdır. Ebeveynlerinde iyi hasletleri hisseden bir bireyde iyi davranışlar zincirleme olarak gelişecek, tam tersi olarakta ebeveynlerinde kötü hasletleri hisseden bireylerde de kötü davranışlar zincirleme olarak devam edecektir.
"Bir ülkenin kaderi öğretmenlerinin nitelikleri ölçüsünde değişecektir." (1)
Yukarıdaki söz aslında zincirleme süren bir ifadeler bütününü oluşturmaktadır. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum...Bir zat diyor ki; "benim çocuğumu yeterli niteliğe sahip olmayan bir öğretmen yetiştiriyor." Bu ifadenin doğru olup olmadığını ve nedenlerini araştırırsanız, o öğretmenin de yetişirken kötü niteliklere sahip öğretmenlerin elinde yetiştiği sonucuna ulaşırsınız. Tam tersi olarakta başka bir zatta diyor ki; "benim çocuğumu çok üstün niteliklere sahip bir öğretmen yetiştiriyor." Bu ifadenin doğru olup olmadığını ve nedenlerini araştırırsanız, o öğretmeninde süper niteliklere sahip öğretmenlerin elinde yetiştiği sonucuna ulaşırsınız.
Öğretmenler, öğrencilerinin hem duygu yönünden hem de düşünce yönünden hayata hazır olmalarını sağlamak için devamlı kendilerini geliştirmelidir. Hiçbir eğitimci kötü bireyler yetiştirmek istemeyecektir, önemli olan neler yapabileceğini kendine sormasıdır...
Hem öğretmen için hem de aile için çocuğun yetişmesi önemlidir. Çocuğun yetişmesinde bir önemli etkende medyadır. Çocukların yanlış davranışlar göstermesinin en önemli nedenlerinden birisi televizyonda gördüğü davranışı taklit etmesidir. Bu nedenden dolayı ebeveynler çocuklarının seyrettikleri programlara dikkat etmelidirler.
Evet, sadece veli ile değil, sadece öğretmen ile değil, sadece medya ile değil; bu üç ayağın ortaklaşa çalışması sonucu nitelikli bireyler yetiştirilebilinir.
Empati duyan nesiller için önce kendimiz empati duymalı ve çocuklarımızla yeterince ilgilenmeliyiz. Unutmamalıyız ki hepimiz aslında hem birer öğrenci hem de birer öğretmeniz...

DİPNOTLAR: (1) Lütfi ŞAHİN

LÜTFİ ŞAHİN

05/07/2013 20:05
Birey bazında değerlendirildiği zaman, diğer canlılar gibi güçlü olmayan insanoğlunun; ast olan güç dengesini sosyal yaşantısından aldığı ilk dönemlerden itibaren gözlemlenmiş ve bu da insan için büyük derslerin alınmasına neden olmuştur.
Mamutlara karşı koyan insan, arslanlardan korunmaya çalışan insan, yiyecek temin etmeye çalışan insan... Bütün bu insan tiplemeleri görmüştür ki; tek başlarına yaşamanın zor olduğu ifadesinin gerçek olduğu... Zor ve çetin olan şartlar, sosyal gruplar kurmaya ve birlikte yaşamaya doğru insanı itmiş ve itmeye de devam etmektedir. Hakeza diğer canlı gruplarını gözlemleyen sosyolog ve felsefe ifadecileri demiştir ki; canlılar grup halinde yaşamak zorundadır, en modern varlık olan insan içinde bu geçerlidir.
Teknik ifadelerden yoksunluğun baş gösterdiği ilk dönemlerde bu birliktelik daha çok önem arz ediyordu... Diğer canlılara karşı korunma bu ifadenin en başta gelen unsurunu oluşturmaktaydı. Teknolojinin gelişim gösterdiği yıllardan itibaren ise bu ifade şeklini rahat yaşama şeklinde karşılığını bulmuştur. Fırıncı ekmek yapıyor, terzi elbise dikiyor, doktor hastalarını muayene ediyor... Buna benzer ifade tarzlarını milyonlara dayandırmamız mümkündür. Artık insan vahşi hayvanlardan korktuğundan birlikte olmuyor, ama rahatlık ifadesinin güzelliği onu bu birlikteliğe sürüklüyordu. 20. yy ortalarına kadar toplumlarda olan komşuluk ilişkileri, teknik veriler bütününün insanın soyut düşünce sisteminde yer etmesi ile beraber yavaş yavaş etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. Artık insanlar yüksek binalarda oturmakta ve bu da onlar için adeta zoraki birliktelik şeklinde karşılık bulmasına neden olmaktadır. Bir çok insan apartmanında oturan komşularını tanımamakta ve zoraki ilişkiler oluşmaktadır. Zoraki ifadesinin nedenini ise yukarıda yapmış olduğum rahatlık ifadesi doldurmaktadır. Makinelerle beraber insanoğlunun empati duyguları yerini mantıksal veriler bütününe bırakmıştır. Kısaca diyebiliriz ki; insanda makineleşmeye başlamıştır.
Bu ifadeler zinciri eğitimcileri harekete geçirmiş ve "nasıl bir dengeleme yapabiliriz?" sorusu ile kendilerini yıllar içerisinde yormuşlardır. Toplumların yardımlaşma ve dayanışma içerisinde ayakta kalabileceğini bilen sosyolog ve filozof yaklaşımcıları "kubaşık öğrenme" yöntemlerini desteklemiş ve desteklemeye de devam etmektedirler.
Eğitimciler ders anlatımı sırasında öğrencilerin küme çalışması yapmasını ve birbirlerine bilgi bakımından ve manevi form bakımından zinde tutacak arkadaş toplulukları şeklinde konuların anlatımının önemini belirtmiş ve kısaca "işbirliğine dayalı eğitim modeli dedikleri ifadeler bütününü, kubaşık öğrenme çatısı altında toplamayı başarmışlardır."
Bir elektronik mühendisini ele alalım... Bu mühendis, empati duygusundan yoksun yetiştirilirse, fabrikadan çıkacak televizyon için "tamamen benim eserim" ifadesini kullanmaktan kaçınmayacaktır. Ama o televizyon için onlarca teknisyen ve tekniker görev almış ve binlerce işçide yapım aşamasında rol almıştır. Mühendis bu şekilde davranacak olursa, bu o elektronik firmasının dinamiklerinin bozulmasına neden olacaktır. Teknikerler de kendilerinin üstün olduğunu ifade edecek, teknisyenlerde kendilerini beğenecek, işçilerde aynı tutumları sergilemekten kaçınmayacaklardır.
"Sevginin olduğu yerde saygı vardır... Saygının olduğu yerde ise insan vardır."(1)
Bu mühendis ve diğer elemanların tavrını toplumda gösterecek ve kendini çok beğenen, ancak diğer insanlara saygı ve sevgi duymayan insanların ne kadar insani değerler taşıyacakları da düşünülecek hususlar içerisine girmektedir. Eğer bu mühendis kubaşık öğretme yöntemi ile ve empatiyi sezdirerek yapılacak eğitim modellemesinden geçecek olsaydı, yapılan televizyonun sadece kendi eseri olmadığını ifade edebilecek ve bir teknikerin evine misafirliğe gidebildiği gibi bir işçide onun evine misafirliğe gelebilecekti. Toplum, bu şekilde mantıksal veriler yanında duygusal ifadelerinde dengeli biçimde yaşandığı çok güzel bir yer haline gelecektir.
Kubaşık öğrenme yönteminde çocuklara konular verilmeli ve birlikte araştırmalar yapmaları istenmelidir. Onlara empati duyguları dramatizasyon ile sezdirilmeli ve birbirlerinin açıklarını görmek yerine, birbirlerini uygun yöntemle uyarmaları öğretilmelidir. Bu ifadeler gerçekleştiğinde ise çoklu zeka modelinde olan zeka modelinden sadece birisi değil, bir çoğu gelişim gösterecek ve bu da toplumun güzel duygulara bürünmüş insanlardan oluşmasını sağlayacaktır...
(1) Lütfi ŞAHİN

LÜTFİ ŞAHİN

Kapalı bir kutu olması tarih boyunca değişmemiş olan ve hala da sırlı bir kutu olma özelliği gösteren beyin ve zeka kavramları; insanlığın daha çok araştırma yapmasını gerektirecek kadar kapsamlı bütünler zinciri içerisinde yer almaktadır. Beyinin yapı ve fonksiyonları, teknolojinin bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen sır gibi gizemini korumayı başarmıştır.
Son yüzyıl içerisinde, sinir sisteminin histoloji uzmanları tarafından tarif edilmesi ve bilgisayar sistemlerinin de geliştirilmeye başlanması ile beraberde olaylar daha geniş çerçevede görülmeye başlanmıştır. Beyin denilen kapalı kutunun sinir hücresi fazlaca olmak üzere bağ doku ile desteklenmiş bir şekilde bulunduğu tespit edilmiştir. Sinir hücrelerinin yapı ve görevlerinin ise basit düzeylerde olmadığı ortaya konmuş ve araştırmaların çok daha ileri düzeyde yapılması gerektiği, şu ana kadar bulunan bulguların bizlere fısıldadığı nameler gibi kulağımızda çınlamaktadır.
Nedir sinir sistemi? Nelerden oluşur? Bu ve benzeri sorulara eğilerek olaya giriş yapmamız uygun düşecektir... Elektriksel sinyallerin yoğun olduğu hücrelerin meydana getirdiği sinir sisteminin temel hücre birimi; "nöron" adı verilen sinir hücreleridir. Yağ oarnı fazla olan bu nöronlar, temel unsur olarak iletimi sağlamak ile görevli birer uyarıcı gibi çalışmaktadırlar. Burada iletim uçlarının birinin adı dendrit, diğerinin adı ise aksondur. İletim ise dentritlerden aksonlara doğru olmaktadır. Burada hem dendrit ve hem de akson uçları nöron adı verilen sinir hücrelerine bağlı bir şekilde bulunmakta ve dendrit adı verilen uçlardan alınan bilgi, nöronun diğer ucunda bulunan aksonlara iletilerek bütün sinir dokunun uyarımı sağlanmaktadır. Burada iletimin temeli ile sodyum pompalarına bağlı üretilen elektriksel sinyaller şeklindedir. Yani anlaşılacağı üzere insan vücudu elektrik üreten bir işleve de sahiptir. Sodyum-potasyum pompası denilen pompalar sayesinde iletim sağlanmakta ve bir uçtan diğerine geçişin temeli elektriksel sinyaller ile olmaktadır. Sinir hücrelerinin arasıbnda kalan boşluklarda iletim ise birer protein yapısında olan nörotransmitterler sayesinde sağlanmaktadır. Nörotransmitter adı verilen bu maddelerin az yada çok olması ise değişik sorunları beraberinde getirmektedir.
Sinir hücresi olan nöronların temelinde ise yağ oranı fazla bir şekilde olmak üzere protein ve az miktarda da karbonhidratlar bulunmaktadır. Burada nöronların çevresini kaplayan kılıflar çok önemli olup, çokça lipit partiküllerinden oluşmuştur.
Nöronların önemli bir özelliği ise kendilerini yenileyememeleridir. Bölünme özelliğine sahip olmayan nöronlar, belli bir yaştan sonrada harap olmaktadır. Özellikle otuz yaşından sonra günlük yüz bin civarında nöronun yok olması ile, yaşa bağlı bunama ortaya çıkmakta ve bu da insanların istemediği bir durumdur. Öfke ve strese bağlı olarak bu yıkılma oranı daha fazla artmaktadır.
Nöronların birbiri ile etkileşimi sonucu düşünce denilen kavram ortaya çıkmakta; ama düşüncenin merkezi olan zeka olayı tanım olarak bile açıklanamamaktadır. Nedir zeka? Yada ne değildir? Bu sorular için insanlar bazı tanımlamalar yapmıştır. Bunlardan bir kısmını burada sizlere iletmek istiyorum... "Zeka, soyut düşünce yeteneğidir." "Zeka, alet yapma yeteneğidir." "Zeka, matematiksel düşünce yeteneğidir." Bu ve buna benzer onlarca tanımlama yapılmış, ancak zekanın tam bir tanımı ortaya konulamamıştır. Bu tanımlamaların hepsi doğrudur, ancak yeterli değildir. İnsan sadece soyut düşünmez, sadece alet yapmaz, sadece matematikle uğraşmaz... Bu şekilde listeyi uzatmamız mümkündür. İnsan bütün bunların hepsini yapan, aynı zamanda sosyal olan bir varlıktır. Bütün bunları birleştirdiğimiz zaman ise çokça dile getirilen çoklu zeka teoremini düşünmemiz gerektiği ortaya çıkmıştır. Belli bir kültüre göre yapılan satanford-binet zeka testinin artık kimse doğru bir gösterge olduğuna inanmamakta, Daniel Goleman'ın çalışmaları ile ortaya çıkan duygusal zeka ve arkasından gelen Muhammed Bozdağ'ın çalışmaları ile ortaya konulan ruhsal zeka kavramları bizlere insanın ne kadar kapsamlı olduğunu bir daha ispatlamaktadır.
Bu çalışmaların birer sentezi olacak şekilde getirilen çoklu zeka teoremi, Dünya'daki tüm eğitim modellerinde kabul görmüştür. İşin ilginç yanı ise maddesel bir boyut olduğu düşünülen öğrenme ve düşünce yeteneğinin, madde dışı bir olgu tarafından destek gördüğü olgusu da, ruh kavramını kabul etmeyen kimselerin önüne birer ruh abidesi gibi konulmaktadır. Yukarıda izah etmeye çalıştığım nöron etkileşimlerinin, zeka denilen mefhumu oluşturmak için yeterli olmadığı günümüz bilginleri tarafından kabul görmektedir. Olayın sadece elektriksel sinyal etkileşimleri sonucu oluşmayacak kadar kapsamlı olduğu, son yıllardaki çalışmalar sonucu daha iyi ortaya konulmuştur. Önemli olan ise bu konuda çalışmaların yapılması ve insanlığa faydalı olacak şeylerin ortaya konulmasıdır.
Zeka üzerine birçok kitap ve makale yazılmıştır. Ancak günümüze kadar hiç kimse zekanın tam olarak
tarifini yapamamıştır. Akıl ve zeka mefhumları olduğu gibi farazi tarifler ile açıklanmaya çalışılmıştır.
Zeka nedir? Ne işe yarar? Bu gibi sorular tarih boyunca birer meçhul olarak kalmıştır. İlk başlarda yapılan açıklamalarda zekanın soyut düşünme yeteneği; alet kullanma yeteneği; matematiksel ifade yeteneği;
yeni ortamlara uyum yeteneği gibi şeyler söylenmiştir. Bunların hepsi doğru; ancak yeterli açıklamaları getirmemektedir. Günümüzde yapılan çalışmalarda zeka mefhumunun çok karmaşık olduğu ve bir tip değil, yüzlerce tip zekanın olduğu belirtilmiştir. Daha önceki yıllarda sadece teorik zeka ele alınmış ve zeka ifadesi IQ ile belirtilmeye çalışılmıştır.
IQ ifadesi ilk olarak stanford-binet tarafından kullanılmıştır.Yapmış oldukları test ile ilk defa zeka ölçümünü yapmışlar ve sonuç IQ ile ifade edilmiştir.
Ancak günümüzde kullanılan çoklu zeka teoremi ile insanın sadece teorik zekaya sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Sadece IQ değil,EQ ve SQ ifadeleri de zekayı tanımlamada kullanılmıştır.
EQ dediğimiz ifade duygusal zeka için ve SQ dediğimiz ifade ise ruhsal zeka için kullanılmaktadır. İşte, çoklu zeka teoremi genel olarak bu zeka tiplemelerinin beraberce kullanılmasına dayandırılmaktadır.
Nedir EQ? İsterseniz önce bunu irdeleyelim... İnsanoğlu sadece mantığı ile hareket etmemektedir, aynı zamanda birer duygu yumağı olarakta hareket etmektedir. İnsanda korku,sevgi,öfke gibi birçok duygusal mefhum yer almaktadır. İşte EQ bu duyguların doğru kullanımı oranında artmakta ve yanlış kullanımı oranındada azalmaktadır. Kısaca EQ dediğimiz mefhum duygusal zekanın kullanımı ile ilgilidir.
Duygusal zeka gelişimi yüksek olan insanlarda empati duygusu çok gelişmiştir. Empati nedir? Kısacası insanın yapmış olduğu davranışlarda kendisini karşısındaki insanın yerine koymasıdır, diyebiliriz. İnsan yapmış olduğu davranışta karşısındakinin incinip incinmeyeceğine,kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak anlayabilmektedir. İşte duygusal zekanın gelişim sürecinde empati çok önemli bir rol oynamaktadır.
Yapılan çalışmalar sonucunda, başarının IQ ile değil EQ ile daha çok orantılı olduğunu göstermiştir. Aile içerisinde ve toplum hayatında duygusal zekası yüksek olan insanları daha fazla başarılı olduğu ortaya konmuştur. Normal şekilde IQ su yüksek olan bir insan yaptığı işi kendisine maletmekte,EQ su yüksek olan bir insan ise başarıyı çevresindeki insanlara maletmektedir. Bu nedenden dolayıda çevresindeki insanlar tarafından sevilmekte ve toplum hayatında çok başarılı olmaktadırlar.

KAYNAKLAR
1-Muhammet MERTEK,Hissi Zeka,Sızıntı dergisi,Kasım 2001,Sayı 274
2-Dr. Selim AYDIN,çoklu zeka mı,kabiliyetmi?,Sızıntı dergisi,Ağustos 2005,Sayı 319

LÜTFİ ŞAHİN

İnsanoğlu tarih boyunca öğrenme çabası içerisinde boğuşmuştur. Bu ifade şekli, beraberinde öğrenme sürecini etkileyen bilimsel ve felsefi terimlerinde gelişmesi için yeterli düşünceler zincirini tetiklemeyi başarmıştır.
Öğrenme ile beraberinde öğretme sürecinin de gelişim göstermiş olması, şaşılacak bir durum değildir. Tarlalarında öküzle çift süren çiftçi, dükkanında testi satan esnaf, ülkesini yönetmekle meşgul padişah... Hepsinin bir işi olup, kendi işleriyle uğraşma sürecinde olduklarından; çocuklarına öğretme sürecini görmesi için öğreticiler bulmak zorundaydılar. Zaman değişti; tarlalarda traktörle çift süren çiftçi, dükkanında cep telefonu satan esnaf, ülkeyi yöneten başbakan... Bunlar sadece kelime babında kalıp; ast ifadesi ile herkes yine kendi işinde insanlara hizmet verme gayreti içerisindedirler. Çocuklarına öğretme işini ise vermiş olduklar vergiler ile tuttukları öğreticilere bırakmışlardır.
Öğreticiler, hem okul hayatlarında ve hem de öğreticilik vazifelerini yerine getirirken kendilerini geliştirmekler mükelleftirler. Bu ifade tarzı ise bir çok verisi bulunan ve adına eğitim bilimi denilen ve alt dallarında eğitim sosyolojisi, eğitim felsefesi, eğitim psikolojisi gibi onlarca terimin karşılığını bulduğu tümevarım terimler bütününü oluşturmuştur.
Eğitim biliminin tarihi gelişim süreci incelendiğinde ise, insanların öğretim sürecini yerine getirirken yaptığı yanlışlarda bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. Bunlardan en bariz olanı ise; Yunan eğitim tarihinde karşılaşılmaktadır. Çocuğu, yetişkinin küçük bir modeli olarak gören bu öğretim ifadesinde, çocuğa ne kadar çok Latince kelime ezberletilirse beyninin o kadar gelişeceği yönündedir. Bu ifadenin doğru olup olmadığını irdelemek için kısa bir hikayeyi anlatmak istiyorum... Zamanında bir adam bir dana satın almış. Adamın ahırı evinin üstündeymiş ve adam her gün danayı sırtlanıp evinin üstüne çıkartıyormuş. Gün gelmiş, dana kocaman bir inek olmuş ve adam hala onu sırtlayıp evinin üstüne çıkartıyormuş. Siz dersiniz ki; bu dana büyüdü ve inek oldu, ağırlığı arttı, o halde adam nasıl bu ineği sırtlayıp taşıyor? Bu bir hikaye olup, dananın ağırlığı ile beraber adamında kas miktarınında arttığı şeklinde bir ifade size cevap olarak verilecektir. Evet, siz yük taşımaya alışırsanız ve bunu süreç içerisinde yaparsanız, daha ağır yüklere de kendinizi hazır hissedersiniz. Burada günümüzde uygulanan ve tamamen kanuni olan bir doping olayını da vermek istiyorum... Sporcular antramanlarını dağda yapmayı tercih ederler; dağda oksijen miktarı az olduğu için vücut dengeyi sağlamak için fazla miktarda kan üretecektir. Sporcu, düz yere indiğinde ise çok zor hareketleri kolaylıkla yapacaktır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür... Siz bir çocuğa isterseniz günde on tane yabancı kelimeyi yada terimi ezberletebilirsiniz, ancak bu onun iyi bir öğretim sürecinden geçtiğini göstermez. Sonuç itibari ile bu çocuk yirmibir yaşına geldiği zaman İstanbul'u fetheden Fatih olmayacak, aksine bir papağan olacaktır. Düşünemeyen ve üretemeyen bir papağan...Balığı tutup çocuğa vermemeli, çocuğa balığı nasıl tutacağı öğretilmelidir. Bilgi kitaplarda kalsa da olur; çocuk istediği zaman ona zaten ulaşabilecektir. Onun hafızasına değil, mantığına ve aklına hitap edilmelidir. Ona yaşına uygun olarak oniki yaşına kadar somut ve üst yaşlarda soyut düşünce sistemini geliştirecek projeler ürettirilmeli ve bunun hakında onun fikirleri sabırla dinlenmelidir... Böylece öğretme süreci dengeli ve yerinde olacaktır.

LÜTFİ ŞAHİN

Teknik ifadeler bulan ve bilimde ilerleme kaydeden insanların tabiatları farklıdır. Ast olarak bütün insan modellemeleri birbirinden farklıdır; terzi ile doktor farklı, öğretmen ile mühendis farklı... Ama bu fark ifadesi bilimde ve özellikle de pratik ve uygulamalı bilimler olduğu zaman daha çok ön plana çıkmaktadır.
Bu ifadeler çerçevesinde birkaç örneklendirme yapmadan geçmeyeceğim. Edison'un hayat hikayesini tümden okumamış olsanız da kısmi olarak biliyorsunuzdur. Edison küçük yaşlardayken annesi rahatsızlanır ve ışığa ihtiyaç duyulur. Annesi akşam vakitlerinde rahatsızlanmıştır ve doktor ifadesinde ışık olmadan gerekli müdaheleyi yapamayacağını ifade etmiştir. Edison ise olayı basit bir veriler bütününden çözmüştür... Evdeki bütün aynaları toplayan Edison, bu aynaları birbirine paralel olacak şekilde tutmuş ve ortadaki mumun alevi fizik kuralları çerçevesinde bu aynalarda sonsuz bir şekilde yansımayı meydana getirmiş ve netice itibari ile de odanın içerisi gayet aydınlık olmuştur. Bu ifade tarzında Edison uygulamalı zeka ile verileri bir araya getirmiş ve bunu günlük hayatta kullanmayı başarmıştır. Edison eğer ki aynaları paralel tutmamış olsaydı bu aydınlanma gerçekleşmeyecekti, hakeza Edison bu verileri uygun zamanda ve yaşı küçük olduğu halde düşünmeyi başarmıştır.
Günlük ifadeler tarzında normal düşünce sistemi içerisinde olan bir insanın düşüneceği sadece o an için gerekli olan veridir. Bu ifadeyi şöyle şematize edebiliriz:

Ahmet'in birinci dakikadaki düşüncesi-- Fizik bilimi bölüm 26
Ahmet'in ikinci dakikadaki düşüncesi-- Kimya bilimi bölüm 12
Ahmet'in üçüncü dakikadaki düşüncesi-- Biyoloji bilimi bölüm 23
Ahmet'in dördüncü dakikadaki düşüncesi-- Astronomi bilimi bölüm 5

Normal düşünce sisteminde insanlar yukarıda tabloda verilen Ahmet gibi düşünmektedir. Bunun temel ifadelerinden bariz olanı zekaya dayanmakla beraber eğitiminde önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bundan önceki dönemlerde zekanın sadece teoriden ibaret olduğu ve tekli zeka modelinin olduğu savunuluyordu. Ancak çoklu zeka modelinin ortaya konulmasında itibaren olaylar hem yön ve hem de yöntem değiştirmiştir. Eğitimciler, yaptıkları çalışmalarda artık bireylerin farklı olduklarını ve çocukların yetişkinlerin minyatürü olmadıklarını benimsemişlerdir.
Ancak ben burada eğitim modellemesindeki bir ifadeyi düzeltmek istiyorum... Eğicimler insanların farklı olduklarını ve temelde sekiz tipe ayrılan çoklu zeka modellerinden birine ya da bir kaçına öğrencinin uyumlu olduğunu ifade etmektedir. Eğitim verilirken de çocuğun gelişim göstereceği modele uygun eğitim tiplemesinden geçirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Ancak bu modelleme sonucunda pratik zekalı insanlar yerine, Ahmet'in modelinde görüldüğü gibi tasarımdan yoksun insanları üretmiş olacağız. Bunun yerine karma bir eğitimle çocukların bütün zeka modellemeleri belirli denge içerisinde arttırılabilinir. Örnek ifadeyi açmayı uygun bulmaktayım... Bir performans ödevi verildiği zaman, bu performans ödevi sadece o ders ile ilgili olmamalı, çocuğun diğer derslerle de aynı orantıda bağlantı kurmasını sağlayacak ifadeleri de içermesi; onun örüntülü öğretimden kurtulup, örüntülü eğitim ifadesinden bahsetmesine neden olacaktır. Ahmet bu şekilde yetiştirildiği zaman aşağıdaki tablodaki gibi pratik zekalı bir mucit haline gelecektir ve toplumlarında buna çok ihtiyacı vardır...


Ahmet'in ----------- Fizik bilimi bölüm 12
birinci---------------Fizik bilimi bölüm 25
dakikadaki------------Kimya bilimi bölüm 19
düşünce----------------Biyoloji bilimi bölüm 14
düzeni--------------Astronomi bilimi bölüm 34
Bu şekilde Ahmet aynı anda bir çok bilimsel verinin birleşimini sağlayacak ve bu da onun yeni tasarımlar üretmesini sağlayacaktır. Kısaca örüntülü öğretim yerine örüntülü eğitimden geçmiş olacaktır...
LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [2/3] Önceki 1 2 3 Sonraki