FİZİK MAKALELERİ Kategorisi - Sayfa 3 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda FİZİK MAKALELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 14 içerik bulunuyor.
02/07/2013 3:02
İnsanoğlu tarih boyunca kendinden güçlü olduğuna inandığı doğal olaylardan korkmuş ve onları olağan üstü varlıklar olarak ele almıştır. Tarih içerisinde Güneş, yıldızlar, Ay olağan üstü olarak ele alındığı gibi ateş, deprem gibi olaylar da olağan üstü olaylar olarak ele alınmıştır. Bazı zamanlar insanlar bu olağan üstü gördüğü şeyleri yaratıcı olarak ta ele almıştır.
Bu olayların bir benzeri olan ve insanların korku ile yaklaşmalarına neden olan diğer bir şey ise şimşekler ve yıldırımlar olmuştur. İnsanların yüzlerce yıl neden oluştuğuna bir türlü karar veremediği şimşekler ve yıldırımlar, aslında birer doğa olayıdır.
Bir şimşeğin ya da yıldırımın oluşabilmesi için yağmurlu havanın gerektiğini zannedersem hepiniz biliyorsunuzdur. Genel olarak ifade edecek olursak şimşek ve yıldırım dediğimiz olaylar elektriğin bir türü olan statik elektrik boşalmasından başka bir şey değildir ve bu boşalmanın yaşanabilmesi için yere ve birbirine yaklaşmış bulutlar gereklidir ki; bunu da yağmurlu havalar gayet güzel bir şekilde sağlamaktadır.
Gökyüzünde yer alan bulutlar su moleküllerinden oluşurlar ve bu su molekülleri etraflarında elektrik yükü taşırlar. Yağmurlu havalarda artı yükü fazla olan bir bulut ile eksi yükü fazla olan başka bir bulut birbirine yeterince yaklaşacak olursa birbirlerine elektrik yüklerini aktarırlar ve bu olay şimşek olarak adlandırılır.
Gökyüzünde yer alan bulutlar yağmurlu havalarda aynı zamanda yeryüzüne de yaklaşırlar. Elektrik yüklü olan bulutlar, yeryüzündeki elektrik yüklü sivri uçlara yaklaşacak olursa birbirlerine elektrik yüklerini aktarırlar. Bu olaya da yıldırım adı verilmektedir.
Açıklamalardan anlaşılacağı gibi şimşek bulutlar arasında gerçekleşen elektrik boşalmasıdır, yıldırım ise bulutlar ile yeryüzü arasında gerçekleşen elektrik boşalmasıdır.
Şimşek ya da yıldırım oluştuğu zaman önce büyük bir ışık parlaması, daha sonra ise büyük bir ses işitilir. Bunun nedeni ışığın sesten daha hızlı hareket ediyor olmasıdır.
Yıldırımın düştüğü noktalarda yaklaşık 30 bin derece gibi büyük bir sıcaklığın oluştuğu tespit edilmiştir, bu da düştüğü noktalarda tahribata neden olmasına yol açmaktadır.
Yıldrımın düştüğü noktalar daha çok sivri uçlu olan yerlerdir. Ağaçlar, antenler ve buna benzer sivri uç taşıyan noktalar yıldırımı adeta üzerine çekerler.
Yıldırımdan korunmanın en güzel yolu evlerimize paratoner denilen sistemleri taktırtmaktır. Bu sistemler sivri uçlu olup kablolar aracılığıyla toprağa bağlıdırlar. Binaya düşme ihtimali olan yıldırımı kendi üzerlerine çekerler ve yıldırım düşecek olursa da elektriği doğrudan toprağa aktarırlar.
Diyebilirsiniz ki şimşek ve yıldırımın sadece korku verici ve tahrip edici etkisinden bahsettiniz, hiç faydalı yönü yok mu? Tabi ki şimşek ve yıldırımın kötü etkileri yanında topraktaki azot miktarını arttırma gibi etkileri de vardır. Havada bulunan azot molekülleri şimşek ve yıldırımın etkisiyle toprağa bağlanırlar ve bu da bitkilerin daha verimli büyümesini sağlar.
Yıllarca önceleri düşünülen ve bu gün içinde hayal edilen şeylerden birisi yıldırımın elektriğini kullanacak sistemleri oluşturma ile ilgili çabalardır. Ancak yapılan çalışmalar büyük bir elektrik yükü olan yıldırımın elektriğini kullanmanın ya da depo etmenin bu günkü teknoloji için mümkün olmadığını göstermiştir.

LÜTFİ ŞAHİN

Geçen binlerce yıllık dönem içerisinde insanların sahip olduğu en büyük bilgi birikimlerinden birsi de, akşam vakitlerinde gözlemlerini yaptığı yıldızlar olmuştur. İlk zamanlarda belki bu gözlemler bilim olarak değerlendirilmemiş, sadece insanların gizem dünyalarına hitap ettiği şeklinde bir söylem olarak ele alınmıştır. Gizem kelimesini kendi çıkarları için kullanmak isteyen bazı uyanıklarda yüzyıllar boyu yıldızlara bakarak insanların kaderlerini bildiklerini ifade etmişlerdir.
Bir gizem olan yıldızlar ile ilgili çalışmaların matematiksel düzleme oturmaya başlaması ile beraber, gezegenlerin de yıldızlardan gelen ışıkları yansıttıkları ve daha ileriki yıllarda bu düzenlemelerin galaksi adı verilen sistemler bütünü içerisinde yer aldığı da tespit edilmiştir. Ancak bu tespitler yapılırken bir çok Avrupalı bilginde kendi sonunu hazırlamıştır. Bunlar arasında Galileo, Kepler, Kopernik gibi bilginleri verebiliriz. Hakeza bu bilginlerin yapmış olduğu çalışmalar ve bu çalışmalar neticesinde elde edilen veriler yüzlerce yıl önce doğulu ve Türk bilginler tarafından tespit edilmişti; buda olayın başka bir boyutunu oluşturmaktadır. Biruni, Ali Kuşcu gibi bilginlerde bu örneklemeye verebileceğim binlerce bilginden sadece ikisidir.
George Gamov adlı bilginin çalışmaları neticesinde Big-Bang adlı teorem ortaya atılmış ve ışık hızı ile ilgili çalışmalarında yoğunlaşması neticesinde bu teorem neredeyse kanun haline gelebilecek düzeye erişmiştir. Tayf incelemeleri sonuçlarına bakılarak evrenin gittikçe büyüdüğü ifadesi, ışık hızı ile ilgili verilere dayanılarak yapılmıştır. Yapılan spektrometre incelemelerinde kırmızıya kaçış olduğu tespit edilmiş ve buda evrende bulunan yıldızların birbirinden uzaklaştığı ifadesini kullanmamıza sebep olmaktadır.
Peki kırmızıya dönüş ifadesi nedir? Bu yazmış olduğum ifadenin açılımını fizikçiler son derece kolaylıkla anlayacaklardır. Ben bunu dalga ifadesinde kullanılan basit bir deney ile açıklamak isterim. Ancak vereceğim örnek bir ışık demeti olmayıp, denizdeki dalga hareketinde olacaktır... Siz denize bir taş attığınız zaman bir dalgalanma hareketi oluşur. Taş hareket ederken bu dalgalanma hareketi de sürer. Ancak dalgalanma farklıdır. Taşın su üzerinde ilerlediği ön tarafındaki dalgaların dalga boyu daha küçük, arkada kalanların dalga boyuda daha büyüktür. Aynı şekilde elektromanyetik spektrumda görünen ışık tayfında en büyük dalga boyuna sahip olan ışıklar kırmızı ışıklardır, en küçük dalga boyuna sahip olanlar ise mordur. Bu veriden sonra olayın açıklaması daha kolay olacaktır. Yıldızlar birbirinden uzaklaştıkları için en büyük dalga boyuna sahip kırmızı ışık tayfında bir görünüm sergilemektedir; eğer yaklaşacak olsalardı en küçük dalga boyuna sahip mor ışıkların hakimiyeti gözlenecekti.
İşin ilginç bir tarafı da, yıldızlardan gelen ışıkların bizlere milyonlarca yıl sonra ulaşmış olmalarıdır. Işığın saniyede yaklaşık üçyüzbin kilometre gibi bir hızla hareket ettiği düşünülürse uzaydaki büyüklüğün ne kadar uzun mesafelerle ifade edildiğini ortaya koyabiliriz. İşin garip tarafı, geçilemez denilen ışık hızını bazı parçacıkların geçtiklerinin tespiti de olayı daha derin boyutlara götürmektedir. Takyon adı verilen bu partiküllerin ise bizim evrenimizde bulunmaları mümkün görünmemektedir. Çünkü bizim evrenimiz ışık hızına göre ayarlanmıştır. Yani ışık hızının üstüne geçmek mümkün değildir, bu takyonların ise adına paralel evrenler adı verilen evrenlerden geldiği düşünülmektedir.
Bizim evrenimizde nasıl ki ışık hızını geçmek mümkün değildir, bu evrenlerde de ışık hızının altına inmek mümkün değil; şeklinde bir ifadeyi kullanmamız mümkündür. Bu olayı matematiksel veriler ile anlatmaya çalışan bilginlerin vermiş oldukları en güzel örnek ise imaginer sayılar bütünüdür. Örneğin bizim evrenimizde -1 sayısını karekök dışına çıkarma şansımız bulunmamaktadır. Bizim evrenimizde ışık hızını geçemeyeceğimiz gerçeği gibi.
Bu paralel evrenlerin ise karadeliklerin arkasında olduğunu düşünen bilginlerin ifadelerini sentez ettiğimiz zaman ise şöyle bir ifadeye ulaşmamız mümkündür: Işık hızı bütün paralel evrenler için sabittir, altındaki hızlar bizim evrenimiz için türev, üstündeki hızlar ise integral ifadesidir; aynı şekilde de paralel evrenler içinde ışık hızının üstü türev ve altındaki hızlar ise integral ifadesidir... Tahmin edeceğiniz üzere türevi yapmak kolaydır, integrali yapmak ise zordur. Önemli olan ise bu olayları matematiksel nicelikler bütününün üstünde somut bir şekilde ele alabilecek teknolojiyi üretmek için çalışmamızdır...


NOT: Bu yazımı eşim Remziye ŞAHİN ' e ithaf ediyorum.

LÜTFİ ŞAHİN

22/06/2013 2:11
Canlıların yapısında en çok bulunan madde sudur ve kısacası suyun olmadığı yerde hayatın devam etmesi mümkün değildir.
Canlıların gerek yapılarında bulunan maddelerde bağlı bir şekilde ve gerekse de direk içerek suyu bünyemize alırız. Tüm canlıların yaşaması için su mutlaka gereklidir.
Çevremizde yer alan su taneleri ise devamlı bir şekilde hareket halindedir. Bu hareket hem kendi yapısı içinde tanelerin çarpışması şeklinde ve hem de buhar olup gökyüzüne çıkması, daha sonra da yeryüzüne inmesi şeklinde ele alınabilir.
Su devamlı hareket halindedir ve bu hareketin ana etkeni çevremizi ısıtan ve ışık saçan Güneş'tir. Güneş'in ısısı ile denizlerden ve diğer su birikintilerinden buharlaşan su gökyüzüne ulaşır. Su taneleri gökyüzünde birbirlerini çekerler ve bu çekim etkisiyle beraber büyük kümeler oluştururlar. İşte biz bu kümelere "bulut" adını veriyoruz.
Peki Güneş sadece su tanelerinin yukarılara ulaşması için mi geçerlidir? Tabi ki hayır. Güneş aynı zamanda gökyüzünde bulunan ve adına bulut dediğimiz kütlenin yeryüzüne yağmur ya da dolu ya da kar olarak inmesinde etkilidir. Güneş'in etkisiyle oluşan havadaki hareketler bunların oluşmasını sağlar. Gökyüzünde bulunan bulutlar eğer ki soğuk hava kitlesi ile karşılaşacak olursa yeryüzüne yağmur olarak düşerler. Soğukluğun şiddeti artacak olursa kar ya da dolu olarak düşme de gerçekleşebilir.
Bu yeryüzü ile gökyüzü arasındaki su alış verişi süreklilik arz eder ve bu yaşamın devamı için gereklidir. Önemli olan içme sularını güzel ve idareli kullanmak, yarınları da düşünmek...

LÜTFİ ŞAHİN

Uçak sistemleri tarih içerisinde birçok değişikliğe ve yeniliğe maruz kalmıştır.İlk yapılan uçak sistemleri ile günümüzdeki uçak sistemleri arasında birçok fark vardır.Olayı sadece teknolojik boyutta değil konfor boyutunda da düşünmek gerekmektedir.İlk yapılan ve konforsuz olan uçaklarından bugünün konforlu uçakları arasında birçok fark vardır.Ama neticede bu konforun temelinde yatanda teknolojik gelişmelerdir.



Teknolojik gelişmeler sadece uçakların konforlu olmasını sağlamamış,aynı zamanda çok hızlı ve askeri amaçlar için kullanılan uçak sistemlerinin de geliştirilmesini sağlamıştır.Öyle ki,ses hızı duvarı bile aşılmış ve netice itibariyle çok dinamik sistemler geliştirilmiştir.



Bu sistemlerin önemli bir tanesi ise radara yakalanmayan uçak sistemleridir.Bunlara kısaca yarasa uçaklar adı verilmiş ve Amerika’lılar bu sistemi bir sır gibi korumayı başarmıştır.Bildiğiniz üzere radar sistemleri mikrodalga sistemleri ile çalışan ve dalganın bir nesneye çarpıp geri dönmesi prensibini esas alan bir sistemler bütünüdür.Ben bu yazımda sistemi ne eleştireceğim nede yarasa uçakları yargılayacağım,sadece yarasa uçakların çalışma prensibi ile ilgili bir düşüncemi sizlere sunacağım.



Fizik ile ilgilenen okurlarım bilecektir,kozmik dalgalar manyetik alanda sapma göstermekte ve mikrodalgalarda elektromanyetik spektrum içerisinde yer almaktadır.Mikrodalgalar bazı özellikleri ile kozmik dalgalara benzemektedir.Bir nesne düşünün ve bu nesneyi bir elektromıknatıs haline getirdiğinizi…İşte,kozmik dalgalar bu elektromıknatısta sapma gösterecektir,aynı sapmayı mikrodalgalarda gösterecektir.Eğer bir uçak,sistem itibariyle bir elektromıknatıs özelliği taşırsa ve yapılacak sapma yönlendirilebilirse,radar sistemlerinden gelecek olan mikrodalgalar geri yansımayacak,aksine uçağın etrafından sapmaya uğrayacaktır.Ama bu sapmanın yönlendirilmesi ayrı bir sorun teşkil etmektedir,bunu da fizikçilere bırakıyorum.



Bir başka yazımda görüşmek üzere…


LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [3/3] Önceki 1 2 3