HİKAYELERİ Kategorisi - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda HİKAYELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 10 içerik bulunuyor.
17/06/2013 0:25
Güneş, Manisa'nın caddelerinin adeta yanmasına neden oluyordu. Öyle ki, neredeyse asfalt olan yollar sıcaktan erimiş, insanlar caddeler üzerinde terlemiş ve bıkmış bir vaziyette yürüyorlardı.
Sıcak hava bütün halkı etkilemiş, ancak sokaklarda yaz tatilinin tadını çıkarmaya çalışan çocukların umursadığı bir durum olmamıştı. Sokaklar boyunca kimi çocuk çelik çomak, kimi çocuk saklambaç, kimi çocukta top oynuyordu.
Bu sokakların birisinde top oynayan iki çocuktan gözlüklü olanı diğerine seslendi:
-Fatih, topu hızlı vurma, pencerelere doğru gidiyor...
-Ali, sende topa dengeli vur, yan taraflara doğru gidiyor.
Yaşları 10 ya da 11 olduğu tahmin edilen çocukların yanına daha büyük olan ve vücudu da iri olan bir çocuk gelir. Topu iki çocuğun ellerinden alarak ve dalga geçer vaziyette oynamaya başlar. Fatih yalvarır gözlerle bakarak çocuğa seslenir:
-Ahmet ağabey, lütfen topumu geri verir misin?
-Vereceğim, ancak biraz oynadıktan sonra...
Bir kaç dakika sonra topu geri veren iri çocuk, ıslık çalarak diğer çocukların yanına gitmişti. Toplarını geri alan iki çocuk, sevinçle oyunlarına kaldıkları yerden devam ederler. Fatih kızgın bir şekilde topa hızla vurdu ve top yan taraftaki boş araziye kaçtı. Orada bulunan ve yaşı 7 ya da 8 olduğu tahmin edilen bir çocuk topu ayağı ile itekleyerek getirir ve iki arkadaşa gülümseyerek seslendi:
-Fatih ağabey, ben de sizinle top oynayabilir miyim?
-Çekil oradan ufaklık, canını yakarım...
Üzgün bir şekilde ufak çocuk yanlarından ayrıldı. Durumu izleyen Ali kızgın bir şekilde seslendi:
-Fatih, bukalemon gibi davrandın, yaptığın çok yanlıştı.
Bunları dedikten sonra, cevap beklemeden Ali oradan ayrıldı. Ali ne olduğunu anlamamıştı ve oda garip duygular içerisinde evine doğru ilerlemeye başladı...
***
Evine gelen Fatih'e kapıyı dedesi açmıştı. Evde dedesinden başka da kimse yoktu. Torununun mahsun yüzünü gören dedesi sordu:
-Fatih, ne oldu torunum? Seni sıkıntılı gördüm...
Üzgün ve biraz da kızgın tavırla konuşan Fatih soru ile söyleyeceğini anlatmaya başladı:
-Dedeciğim, bukalemon nedir?
-Yerine göre rengini değiştiren bir hayvan türü. Neden sordun?
-Ali bana darıldı, ancak neden darıldığını tam olarak anlamadım...
-Torunum, söze başlamadan şu mendilimi ıslatır mısın?
-Tabi dedeciğim...
Dedesinin elindeki mendili ıslatıp getiren Fatih olan biteni anlattı. Torununu dikkatle dinleyen dedesi konuştu:
-Fatih, nasıl ki bukalemon renk değiştiriyorsa, senin kişiliğinde şekil değiştirmiş. Büyük çocuğa farklı, küçük çocuğa farklı davranmışsın. Ali, çok okuyan bir çocuk, bu nedenden dolayı seni yadırgamıştır.
-Ama dedeciğim, ben Ali ile dargın durmak istemiyorum, bir daha da böyle bir yanlış yapmamaya çalışacağım.
Gülümseyen dedesi konuştu:
-Ali'nin dedesi benim yakın arkadaşım, muhtemelen o da şimdi Ali'ye nasihat veriyordur. Muhtemelen o da benim gibi bir mendil ıslatıp bekliyordur.
Dedesinin elindeki mendile bakan Fatih konuştu:
-O mendil ne olacak dedeciğim?
-Torunum, eskiden bizler dargın olduğumuz zaman mendil kurumadan barışırdık. Bak mendil kurumak üzere. İstersen oyun oynadığın yere bir daha git.
Bunları dinleyen Fatih hızla evden ayrıldı...
***
Oyun oynadıkları alana gelen Fatih, elindeki mendile bakıyor ve bir taraftanda etrafını gözlemliyordu. İleride duran ve elindeki mendil ile bekleyen arkadaşı Ali'ye seslendi:
-Ali, Ali...
Ali hızla Fatih'in yanına geldi. Elindeki mendili göstererek konuştu:
-Elimdeki mendil kurumadan geldim.
Fatih'te kendi elindeki mendili göstererek konuştu:
-Bende mendil kurumadan geldim.
Gülümseyerek konuşmasını sürdürdü:
-Bir daha bukalemon gibi renk değiştirmeyeceğim.
-Bende arkadaşlarımı yargılamayacağım. Ayrıca benim dedem bir söz söyledi...
-Ne söyledi?
-Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.
İki arkadaş, hiç bir şey olmamış gibi oyunlarına devam ettiler...
SON

LÜTFİ ŞAHİN

18/06/2013 7:55
Yeşil alanı ile ünlü olan Sağlık Köyü,yine horozların sesleri ile güne uyanmıştı.Cıvıl cıvıl kuş şakırtıları,ara sıra kişneyen atların seslerine karışıyordu.Köyün ortasından akan dere bu büyülü görüntüyü tamamlayan bir fon gibi duruyordu.
Köyün sakinleri çoktan kalkmış ve kahvaltılarını yapmıştı.Yavaş yavaş evlerinden çıkmaya başlayan köy sakinleri,bahçelerine doğru yol almaya başlamıştı.Sağlık Köyü,civarın en yeşil köyüydü.Ancak asıl önemli olan köyün yetiştirdiği cevizlerin çok değerli ve çok güzel olmasıydı.Öyle ki,köyün cevizleri tüm yurtta tutulmuş ve hatta dış ülkeler de köyün cevizlerine talip olmuştu.Bu nedenlerden dolayı köylü rahat ve zengin bir hayat sürmekteydi.
Köyün görüntüsüne uygun bir şekilde yeşile boyalı ve demirden yapılmış bir kapıdan yaşı 60 civarında olduğu tahmin edilen birisi çıkar.Ak sakalı ile adeta masallarda anlatılan yaşlı kişileri andıran bu kişinin çıkmasından yaklaşık yarım dakika sonra yaşı 13 olduğu rahatça tahmin edilen bir çocuk çıkar.Yaşlı adamın yanına gelerek elini tutar ve konuşmaya başlar:
-Dedeciğim,haydi geç kalmadan bahçemize gidelim.
Torununun bu işgüzarlığı dedenin hoşuna gider ve gülümseyerek konuşur:
-Ahmet,senin çalışkanlığını görünce babanı hatırlıyorum.Baban da çok çalışır ve hiç boş durmazdı.Buralar ona dar geldi,Almanya`da daha çok çalışıp daha çok kazanacağını düşündü.Bu nedenden dolayı da onu buralarda tutamadım.
Dede ve torun kah konuşarak kah susarak yollarına devam ederler.Yolun sağında ve solunda yer alan bahçelerde çalışan ve ara sıra birbiri ile şakalaşan insanlar dikkati çekmekteydi.Dedenin,köylü tarafından sevildiği belli oluyordu.Geçtikleri her bahçeden dedeye iltifatlar yağdırılmakta ve çay içmeye davet edilmekteydi.Dede ile torun kendi bahçelerine geldiklerinde güneş tam tepeye dikilmiş ve ortalığı sıcağı ile kavuruyordu.Bir şeyler yemeleri gerektiğini düşünen dede torununa seslenir:
-Ahmet,öncelikli olarak bir şeyler yiyelim,işimize ondan sonra başlayalım.
-Peki dedeciğim,sen nasıl istersen...
Getirmiş oldukları çıkınlarını açarlar ve yiyeceklerini çıkarırlar.Yavaş yavaş yiyeceklerinden yemeye başlarlar,bir taraftan da ayranlarını yudumlarlar.Ağaçların altında yemek yemenin tadı da bir başka oluyordu.Ahmet bunu dile getirmeden edemedi:
-Dedeciğim,bu yeşillikler altında karnımızı doyuruyoruz ya,bu bana müthiş bir haz veriyor...
-İşin güzel tarafı,şehirlerde yaşayan insanlar bizim bu yaptığımızı senede bir kaç defa yapıyor ve buna piknik adını veriyorlar.Bizim köylü insanlarımız ise bu yaptığımız şeyi küçümsemekte ve her zaman ki olağan bir olay olduğunu söylemekteler.İnsanlar ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden zevk almasını unuturlarsa,ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden hır çıkartmayı öğrenirler.
Ahmet,dedesinin bu konuşmasından bir şey anlamamış ve düşünmeye başlamıştı.Torununun çok zeki olduğunu bilen dede ise hiç konuşmadan torununu gözlemeye başlamıştı.Yaklaşık beş dakika sonra Ahmet konuşur:
-Dedeciğim,anladığım kadarıyla insanların küçük şeylerden mutlu olması gerektiğini ve küçük şeyleri büyütmeyerek kavga etmemesi gerektiğini ifade ediyorsunuz...Doğru anlamış mıyım?
-Doğru anlamışsın.Ahmet,insanlar küçük şeylerden mutlu olsalardı bugünkü gibi çevre kirlenmesi olmazdı,kutuplardaki buzullar erimezdi.Küçük şeylere kızmasalardı boşanan aileler olmazdı,ülkeler biraz kazanç için diğer ülkelere saldırmazdı.Ama insanlar ne yapıyorsa kendilerine yapıyorlar.Bizler bu Dünya`nın variscileri değiliz,sadece bu Dünya`yı torunlarımızdan emanet aldık ve emaneti sahipleri olan sizlere düzgün bir şekilde bırakmak zorundayız.
Dedesinin konuşmaları Ahmet`i çok etkilemişti ve onu birkaç dakika düşünceye dalmaya itmişti.Sonunda dedesine dönerek konuşmaya başlar:
-Dedeciğim,ben ceviz kabuğunu doldurmayacak güzelliklerden mutlu olacağım ve ceviz kabuğunu doldurmayacak çirkinlikleri göz ardı edeceğim.
Torununun bu güzel sözü dedeyi duygulandırmıştı ve torununa dönerek:
-Torunum,umarım diğer insanlar da senin gibi düşünür ve bu Dünya`yı temiz ve düzgün bir şekilde torunlarına bırakmaları gerektiğini anlarlar...İşte bu duygu ceviz kabuğunu defalarca dolduracak kadar büyük bir duygudur.



SON

LÜTFİ ŞAHİN

17/06/2013 0:51
Temmuz ayının kavurucu ve bunaltıcı havası Isparta sokaklarını etkilemişti.İnsanlar, sıcağın ve buna bağlı olarak oluşan stresin etkisiyle birbirine kötü davranıyor ve zedelenmez denilen dostluklar zarar görüyordu.En ufak gölgeler boş bırakılmayıp; yetişkinlerin dinlenme alanları,çocukların oyun sahaları haline gelmişti.Misket oynayan çocuklar,saklambaç oynayan çocuklar,elim sende oynayan çocuklar...Hepsi de gölge alanları kendilerine oyun alanı yapmıştı,sadece oynadıkları oyunlar farklıydı.
Isparta'nın bahçelerinde yer alan güller,adeta misk kokusu gibi koku yaymakta ve insanların ruhlarını, tatlı esintiler eşliğinde okşamaktaydı.Gözlerin pasını gideren güller,adeta sıcağa meydan okur tarzda insanları rahatlatmaktaydı.Gül bahçelerinde piknik yapan ve sıcağın etkisini azaltmaya çalışan insanlar da gözden kaçmıyordu.
Dar bir caddede elim sende oyunu oynayan çocuklar kah gülüyorlar, kah bağırıyorlardı.Ebe olan çocuk,hızlı bir şekilde diğer çocuklara doğru koşuyor ve onları ebelemeye çalışıyordu.Çocuklar hep bir ağızdan bağırıyordu:
-Ebe Ahmet,ebe Ahmet...Bizi ebeliyemezsin...
-Siz hızlı koşmazsanız,sizi yakalayıp ebeleyeceğim.
Ahmet adlı çocuk hızlı bir şekilde koşuyor ve diğer çocuklardan birisini ebelemeye çalışıyordu.Bu sırada çocuklardan birisinin ayağı,yerde duran bir taşa takılır ve çocuk yalpalayarak yere düşer.Ahmet hızlı bir şekilde koşarak onu ebeler.Ebelenen çocuk bağırır:
-Ama bu sayılmaz ki,ben yere düştüm ve sen beni ondan sonra ebeledin.
Ahmet ise bir an önce ordan uzaklaşmaya çalışıyor, bu arada ebelediği arkadaşına dönerek konuşuyordu:
-Osman,senin düşmen benim sorunum değil,ben seni ebeledim ve şu an ebe sensin...
Yerden ayağa yalpalayarak kalkan Osman,ağlamaklı bir şekilde arkadaşlarına dönerek konuştu:
-Arkadaşlar,Ahmet'in yaptığı doğru bir davranış mı?
Bu arada bazı çocuklar Osman'ın yanına gelmişti ve ona yardım etmeye çalışıyorlardı.Diğer çocuklar da yavaş yavaş geliyordu ve Ahmet'de utangaç bir tavırla gelmek zorunda kalmıştı.Orada bulunanlardan mavi gömlekli olan çocuk konuşmaya başladı:
-Biz burada arkadaşız ve Ahmet,senin yaptığın çok yanlış bir davranış.Osman'dan özür dilemezsen seninle bir daha konuşmayacağız.
Çok gururlu bir çocuk olan Ahmet'in özür dilemeye hiç niyeti yoktu ve bunu da dile getirmekten çekinmedi:
-Neden özür dileyecek mişim?Onu ben mi düşürdüm?Düştü ve ben onu ebeledim...
Bunları söyleyen Ahmet hızlı adımlarla evine doğru yol almaya başladı.Bu arada sinirli bir şekilde söyleniyor ve kendisinin suçsuz olduğunu düşünüyordu.Bu düşünceler içerisinde yeşil renge boyanmış bir evin önüne gelerek kapıyı çaldı.Yaklaşık bir dakika geçmişti ki evin kapısı açıldı.Kız kardeşi kapıyı açmıştı.Eve giren Ahmet,babasının ve annesinin evde olmadığını,sadece dedesi ile kız kardeşinin olduğunu gördü.Elini yüzünü yıkarken, dedesinin kendisini takip ettiğini fark etmemişti.Torununa bakan dede konuşmaya başladı:
-Hoş geldin torunum...Canının sıkkın olduğunu görüyorum,kötü bir şey mi oldu?
Elini ve yüzünü havluya silen Ahmet konuşmaya başladı:
-Pek önemli değil dedeciğim,sadece biraz canım sıkıldı.
Torununu çok seven ve bir o kadar da torununun kendisini sevdiğine inanan dede,biraz daha üsteleyince,Ahmet her şeyi anlattı.Hem yaşının verdiği tecrübe ve hem de çok kitap okumanın verdiği bilgi birikimi ile dede bu sorunu hasarsız bir şekilde halletmeye çalışması gerektiğine inanır ve konuşmaya başlar:
-Ahmet,bu olay olana kadar Osman'ı seviyor muydun?
-Evet dedeciğim,hem de çok seviyordum.
-Peki şimdi seviyor musun?
-Biraz kırgın olsam da seviyorum.
-Senin yapmış olduğunu, Osman sana yapmış olsaydı hoşuna gider miydi?
-Tabi ki gitmezdi...
Pencereden dışarıya bakan dede,parmağı ile bahçedeki gül ağacını göstererek konuştu:
-Bak dışarıdaki gül ağacına,güzel kokan güller ve onların çevresinde yer alan dikenleri...Gül koklamayı seven,o gülün dikenine katlanmak zorundadır.Eğer sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen başkasına yaparsan,kötü kokulu gül gibi olursun ve seni kimse koklamaya çalışmaz.Seni sadece dikenleri olan bir çalıya benzetirler,bu nedenle de seni kimse koklamaya çalışmaz.
Biraz düşünen Ahmet heyecanlı bir şekilde dedesine bakarak konuştu:
-Dedeciğim,ben dikenli bir çalı olmak istemiyorum.Hemen arkadaşlarımın yanına gidip özür dileyeceğim.
Dedesinin söylediklerini dinlemeden dışarıya çıkan Ahmet,bahçelerinde yer alan gül ağacından altı tane gül kopararak koşmaya başladı.Arkadaşlarının yanına gelen Ahmet nefes nefese kalmıştı,buna aldırmayarak arkadaşı Osman'ın yanına gelir ve elindeki güllerden birisini ona uzatarak konuşur:
-Osman,senden özür diliyorum.Yaptığım hiç güzel bir davranış değildi...
Diğer arkadaşları da toplanmış,konuşmayı dinliyorlardı.Ahmet onlara da birer gül verdikten sonra konuşmaya başladı:
-Hepinizden özür diliyorum,umarım beni dikenli bir çalı gibi görmezsiniz...
Osman kendisinin konuşmasının uygun olduğunu düşünerek söz aldı ve konuşmaya başladı:
-Sen bizim dikenli çalımız değil,dikenli gül ağacımızsın.Seninle hem gülecez hem de ağlayacağız,ama sana asla darılmayacağız...
Bunları söyledikten sonra kuçaklaşırlar ve daha sonra oyunlarına kaldıkları yerden devam ederler...


SON

LÜTFİ ŞAHİN

16/06/2013 23:28
Sıcak bir havanın habercisi gibi yaz yağmuru yağmış ve ardından boğucu bir havanın etkisi ile ıslak olan yerler kısa sürede kurumuştu. Adana'nın ünlü olan yaz sıcakları, o sene daha da bir belirgin hale gelmişti. Gölge olan alanlarda bile insanlar duramıyor, kendilerini serinletecek meyve sularına hücum ediyorlardı.
Ara sokakların birisinde kalabalık olan evin önünde ağlama sesleri geliyordu. Ağıt yakan insanlar, üzüntülü bir olayın olduğunu hissettiriyordu. Gözü yaşlı ve üzüntüsü yüzünden okunan bir bayan, yaşı on olduğu tahmin edilen çocuğa dönerek:
- Ahmet, annenden sonra bugün babanı da kaybettin... Çok üzülüyorsun, bunu tahmin ediyorum. Çocuk yaşta hem yetim hem de öksüz kaldın...
Bunları söylerken hıçkırıklara boğulan genç kadın sözlerine zorlukla devam etti:
- Salih senin baban, benimde kardeşimdi... Ama ne çare ki ölümün önüne geçilmez, biz sana hem anne, hem de baba olmaya çalışacağız.
Buğulu gözlerle bakan Ahmet, halasına kısık bir sesle düşüncelerini aktarmaya
çalışır:
- Halacığım, kadere isyan etme gibi bir hakkım yok. Takdir edilenin dışında da bir şey olmaz.
Bu konuşmalar kısa sürmüştü, cenazenin kaldırılması ile beraber eş ve dost olanlar gitmeye başlamıştı. Akşam saatlerine kadar ise kimse kalmamıştı...

***
Halasının yanına taşınan Ahmet, bir taraftan okuluna devam ediyor, bir yandan da kitaplar okuyarak kendini yetiştirmeye çalışıyordu. Okuduğu kitaplardan birisi ise Mevlana ve onun hoşgörüsü üzerineydi. Ahmet , bu kitabı okurken tuhaf duygulara kapılıyordu; çünkü Mevlana'nın iyi insan tariflerine halası Nermin Hanım tamamen uyuyordu... Bunu halasına ifade etmesi gerektiğini düşünen Ahmet, akşam saatlerinde halasıyla otururken konuşur:
- Halacığım, ben şu sıralarda Mevlana ve onun hoşgörüsü üzerine bir kitap okuyorum.
- Ne güzel, değerli bir insanın sözleri ve hayatını okuman senin ufkunu da iyi yönde geliştirecektir.
- Halacığım, beni sevindiren bir husus; okuduğum kitaptaki davranışlar ile senin davranışların oldukça benziyor. Hoşgörün, insanları sevmen ve onları küçük görmemen, çevrene karşı duyarlı olman gibi bir çok özelliği sende gördüm...
Kibirlenmekten uzak durmaya çalışan Nermin Hanım, olayı uzatmak istemiyordu. Kısa bir ifade ile açıklama yaptı:
- O senin iyi yüreğinin görüntüsüdür...
Kısa bir sessizlik evresinde Ahmet bu kısa cevabı düşünmüştü ve sessizliği bozarak konuştu:
- Halacığım, bu cevabın ile kitabın en önemli noktasını da üzerinde taşıdığını
göstermiş oldun. Ben bundan sonra size bakarak hayatıma yön vermek istiyorum, yani siz benim hayatımın aynası olacaksınız ve sizi de hayat boyu çok seveceğim...

Etiketler: .
17/06/2013 0:40
-Ahmet lütfen yeter...
-Tabi yeter değil mi? Kardeşinin yaptıklarını söyleyince benden kötüsü olmadı.
-Ben kardeşimin ödemediği borçlar için ne yapabilirim?
-Süheyla, ben kardeşine güvenip kefil oldum. Onun ödemediği borçlar yüzünden, benim insanlar arasındaki saygınlığım tükendi. Şimdi ayıkla pirincin taşını...
Kavga akşam saatlerinde başlamış ve gece yarısı olduğu halde bitmemişti. Kavganın nedeni olan Harun Bey, evinde mışıl mışıl uyumakta ve onun problemi olan borcu kız kardeşi ile eniştesi düşünmekteydi. Ahmet Bey, saygınlığı olan bir esnaftı ve insanlar arasında parmakla gösteriliyordu. Ancak kayınının neden olduğu bir dize olay neticesinde, hem kendinin hem de eşinin huzuru kaçmıştı. Nerden kefil olmuştu? Neden kayını bu kadar sorumsuzca davranıyordu? Bu sorular kafasına takılıyor ve uykuları kaçıyordu. Bu gecede zor uyuyacağını düşünüyor, ancak stresin getirdiği yorgunluk nedeniyle gözlerini açamıyordu. Sonunda derin bir uykuya dalmıştı.

***
Eşi evden çıkalı iki saat olmuştu. Süheyla Hanım, bir kaç gündür eşi ile yaşamış olduğu sorunlar nedeniyle iyice huzursuz olmuştu. Eşine hem kızıyor ve hem de eşinin haklı taraflarının olduğunu düşünüyordu. Ama yaşanan olayları evine getirmesini anlamıyordu. On yıllık evlilik hayatları boyunca neredeyse hiç kavga etmemişler ve bu nedenle son günlerde yaşamış oldukları sorunlar nedeniyle huzuru iyice kaçmıştı. Bunları düşünürken, oğlu Hamit seslenir:
-Anneciğim, anneciğim...
Düşüncelerinin vermiş olduğu dalgınlıktan sıyrılan Süheyla Hanım karşılık verir:
-Efendim evladım.
-Anneciğim, iyice dalmışsın... Yine aynı sorunu mu düşünüyorsun?
Oğullarından gizleyemedikleri bu olay, gizledikçe daha çok sorun oluşturacak gibi duruyordu. Bu nedenle oğlu ile bu olayı konuşmaktan kaçınmıyordu. Cevapladı:
-Aynı sorun oğlum...
Tamamen medeni bir ortam sağlanmaya çalışılmış olan Hamit'e, ev içerisinde söz hakkı verilmiş ve olaylar hakkında yapmış olduğu yorumlar dinlenmişti. Ona, "sen çocuksun, sen sus" denilmemiş ve bu nedenle de düşünen ve sorgulayan bir birey olmuştu. Rahat ve saygılı bir biçimde annesine konuşur:
-Anneciğim, sizin suçunuz olmayan bir olay nedeni ile aile ilişkilerinin zarar görmesi yanlış değil mi?
-Yanlış, ancak bu meseleyi yine ailemiz yüklenmek zorunda kalacak...
-Peki, kavga etmeniz ya da birbirinize bağırmanız ile bu sorun çözülecek mi?
-Tabi ki çözülmez... Ama baban bu olayı çok büyüttü...
-Babam, senin mutlu olman için her ay bir gül almıyor muydu?
-Evet alıyordu.
-Bu ay aldı mı?
-Hayır almadı, zannedersem unuttu.
-Olayların yumuşaması için istersen bu ay gülü sen al...
Oğlunun mantıklı çözümünü dinleyen Süheyla Hanım, oğluna olur şeklinde kafasını sallamıştı.

***

Akşam evine gelen Ahmet Bey, eşinin kendisine uzattığı gülü almış ve birkaç saniyelik düşünce faslından geçtikten sonra konuşmaya başlar:
-Benim sana almam gereken gülü sen almışsın... Teşekkür ederim.
Biraz düşünen Ahmet Bey tekrar konuşur:
-Seni haksız yere üzdüm. Bu gül benim kalbimi ağlattı, senden özür diliyorum.
Eşine gülümseyen Süheyla Hanım:
-Her şeyi unutalım, hadi akşam yemeğini yiyelim...

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [1/2] 1 2 Sonraki