HİKAYELERİ Kategorisi - Sayfa 2 - Lütfi Şahin ve Edebiyat
KategoriŞu anda HİKAYELERİ kategorisine ait sayfalara bakmaktasınız.
Bu kategoride toplam 10 içerik bulunuyor.
17/06/2013 0:37
Ahmet, felsefe öğretmeninin verdiği proje ödevini düşünüyor ve bir türlü karar veremiyordu. Ne yapmalı? Nasıl sonuca ulaşmalıydı? Bunların kararını veremiyor ve bir aydır ne yapacağını düşünüyordu...
***
Ahmet'in evine gelen büyükbabası ve büyükannesi, Ahmet'in sıkıntılarını bir nebze azaltmış, ya da Ahmet böyle hissediyordu. Ne var ki, düşünceli durumu tamamen bitmemiş ve bu da Ahmet'in dedesinin gözünden kaçmamıştı... Torununa gülümseyerek konuşur:
-Benim adı adıma, huyu huyuma benzer torunum... Bir sıkıntın varsa söyle de beraber çözüm bulalım...
Dedesini çok seven ve onun aklına güvenen Ahmet, biraz sıkılgan bir tavırla konuşur:
-Dedeciğim, bizim felsefe öğretmeni bir proje ödevi verdi, onu nasıl yapacağımı düşünüyordum... Kişilik nasıl olmalı? Bunu deneyle ifade edin. Bu tarzda bir ödev. Kişiğin nasıl olması gerektiğini az çok biliyorum, ancak bunu nasıl deneye dökmem gerektiğini bilmiyorum...
-A benim güzel torunum, kişilik su dolu bir kaba değil, demir bir kiloya benzemeli... Öyle değil mi?
Bilmece gibi konuşan dedesini anlamamıştı. Dedesine sorma ihtiyacı hissetti ve sordu:
-Pek anlamadım dedeciğim, biraz açar mısın?
-Ben sana ip ucunu verdim, geri kalanını sen bul...
***
Haftalar birbirini kovalamış ve sonunda Ahmet için büyük gün gelmişti... Ahmet, dedesinin anlatmak istediğini çözdüğünü düşünüyor ve buna uygun tarzda yanında malzemeler getirmişti.
Derse giren öğretmeni Ahmet'i tahtaya kaldırmış ve soru sormaya başlamıştı:
-Hazır mısın?
-Hazırım öğretmenim...
-O zaman anlat bakalım...
Sıranın üstüne iki kap koyan Ahmet birinci kabı göstererek sınıftaki arkadaşlarına anlatmaya başlar:
-Arkadaşlar , bazı kişilikler var dır ki, bu kap gibi boştur.
Daha sonra getirdiği suyu bu kaba boşaltır ve daha sonra kabın içindeki suyu başka bir kaba döker. Bu kap daha büyüktür. Daha sonra birinci kabın içine meyve suyu döker ve bunu da büyük kabın içine döker. Sonra arkadaşlarına dönerek şunları söyler:
-Arkadaşlar şu an gösterdiğim bu kap örneği, olmaması gereken kişiliğe en güzel örnektir. Güçlü insanların karşısında başka, zayıf insanların karşısında başka olan bu kişilik örneği, olmaması gereken kişiliğe en güzel örnektir.
Öğretmeni sorar:
-Peki, bir kişilik nasıl olmalıdır?
Getirdiği şeffaf ve içi dolu olan diğer kabı çıkaran Ahmet konuşur:
-Olması gereken kişilik böyle olmalıdır. Her durum ve şartta kişiliği değişmemeli ve konumunu korumalıdır.
Ahmet'i bütün sınıf ayakta alkışlamıştı. Bütün öğrencilerin çok zor dediği ödevi Ahmet, güzel bir şekilde anlatmıştı. Ahmet:
-Son söz olarak Mevlana'nın güzel bir sözü ile konuşmamı sonlandırmak istiyorum... "Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün."
***

NOT:Bu yazımı Hazreti Mevlana'ya ithaf ediyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

17/06/2013 0:29
Cıvıl cıvıl öten kuşlar baharın geldiğini ispatlar tarzda insanları adeta neşeye davet ediyordu. Yeni yağmış yağmurda, etrafın nemli ve ahenkli bir toprak kokusu ile kokmasına neden olmuştu. Bu kadar güzel bir ortamda üniversiteler bahar şenliği düzenlemekte ve bu şenliklere, konferans veren bilginlerde ayrı bir hava katmaktaydı...
Ünlü bir fizik profösörü olan Ahmet Bey, konferanslarından birisini vermek üzere bir üniversitenin kampüsüne gelmişti. Son hazırlıklarını yapıyor ve arabasından inmeye hazırlanıyordu. Özel şöförü geriye dönerek:
-Beyim, kız kardeşiniz arıyor, telefona bakar mısınız?
Bunu dedikten sonra araç telefonunu Ahmet Bey'e uzatır.
-Efendim...
-........
-Annem rahatsızlandı mı? Hangi hastaneye kaldırdınız?
-.........
-En kısa zamanda geleceğim...
***
Konferansa gelen davetliler yerlerine oturmuş ve Dünya'ca ün yapmış olan Ahmet Bey'in konuşmasını dinlemek üzere adeta nefeslerini kesmişlerdi... Kürsüye gelen Ahmet Bey giriş konuşmasını yaptıktan sonra önündeki bardaktaki sudan bir yudum alır ve devam eder:
-Tarih içerisinde insanlar varlıkların sadece gözle görebildiklerinden ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak son yüz yıl içerisinde bulunan aygıtlar sayesinde gözle görünenin gözle görünmeyen yanında çok az olduğu ortaya konmuştur. Hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığı matematiksel veriler ile ifade edilmiş ve bu da bizi tek bir gerçeğe götürmüştür...
Dinleyiciler nefeslerini kesmiş ve bu gerçeğin ne olduğunu büyük bilginin ağzından duymak için sabırsızlanmışlardı. Önündeki bardaktan bir yudum su daha içen Ahmet Bey konuşmasına devam eder:
-Bu gerçek bir yaratıcının olduğu gerçeğidir. Fizikteki bütün nitel ve nicel veriler de bunun böyle olduğunu bizlere ispatlamaktadır. Bu gün atomu bile gözle göremezken, gözle görülmeyen bir yaratıcı yok demek tüm bilimi hiçe saymak demektir.
Önündeki bardaktan bir yudum su daha içen Ahmet Bey konuşmasını sürdürür:
-İmtihan olan ve çok az nesneyi görebildiğimiz Dünya hayatında bende şu an bir imtihandan geçiriliyorum ve annemin rahatsız olduğu, hastaneye kaldırıldığı haberi ile konuşmamı yarıda bırakmak zorunda kalıyorum. Sizlere söz verdiğim için bu konuşmayı yaptım, yoksa daha önce gidecektim.
Geçmiş olsun uğultuları arasında yürüyen Ahmet Bey'in gözlerinden akan iki damla göz yaşını ise kimse fark edememişti...

SON

LÜTFİ ŞAHİN

17/06/2013 0:21
Ahenk içerisinde olduğu görülen ağaçlar, adeta baharın taze nefesini üfler gibi rüzgara eşlik ediyorlardı. Hayır, bu rüzgar değil, ılık bir meltemdi. İnsanlar, bahara ayak uydurmuş ve rahat elbiseler içerisinde elerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlardı. Araçları olanlar bile, araçlarını yol kenarlarına park edip, yürümeyi tercih ediyorlardı.
Konya'nın bu merkezden uzak bölgesi, büyük binalardan da uzaktı. Evler genellikle tek katlı ve genellikle bahçeleri vardı. Çocuklar oyunlar oynuyorlar ve bazı çocuklarda okuldan eve geliyorlardı. Sarı bir eve doğru yaklaşan iki öğrenciden birisi diğerine döndü ve konuştu:
-Musa, canını sıkma, mutlaka ödevine örnek gösterirsin... Daha önünde iki günlük hafta sonu tatili var.
Musa üfleyerek ve canının sıkkın olduğunu belli ederek konuştu:
-Zor bir ödev... Ancak dedem beni yarı yolda bırakmaz. Zannedersem dedem bana yardım eder.
İki arkadaş ayrıldıktan sonra, Musa sarı boyalı evin kapısını çaldı. Kardeşi kapıyı açtı ve iki kardeş birlikte eve girdiler.
***
Annesini ve babasını bir trafik kazasında kaybettikten sonra kardeşi ile birlikte dedesinin yanında kalan ve son derece duygusal bir çocuk olan Musa, arkadaş canlısı ve bir o kadar da insan sevgisi ile dolu olan bir kişiliğe sahipti. Dede Ahmet Bey, bunları düşünüyor ve bir taraftan da yemeğini yemeye devam ediyordu. Musa'nın dalgın hali gözünden kaçmamıştı; nedenini sormak için yemek yeme işinin bitmesini beklemesi gerektiğini düşündü. İki sene içerisinde hem oğlunu hem gelinini ve hem de eşini kaybeden Ahmet Bey, tüm sevgisini iki torununa vermişti. Torunlarından Musa ise duygusal olması nedeniyle dedenin daha çok sevgisini üzerine çekmesine neden olmuştu.
Küçük kardeş yemek sofrasını kaldırırken, dede Ahmet Bey olayı kurcalamaya başlamıştı:
-Torunum, seni sıkıntılı gördüm... Bana anlatmak istediğin bir şeyler var mı?
-Dedeciğim, öğretmenim bir ödev verdi ve ben bu ödev için çözüm bulamadım... Üç kişi düşünün, birincisi çok cimri, ikincisi çok huysuz ve üçüncüsüde yalan söyleyen bir insan ve bu üç insandan hangisi en tehlikelisi olup ondan uzak durmalı... Ödevim kısaca bu dedeciğim.
Torununu pür dikkat dinleyen dede, izin alıp birkaç arkadaşını aradıktan sonra torununun yanına döner ve der ki:
-Torunum, yarın hafta sonu, mümkünse evden ayrılma.
-Peki dedeciğim.
***
Sabah kahvaltısını yapan dede ve torunları dinlenirken kapı çalar. Kapıyı Musa açar ve gelen kişi bağırarak konuştu::
-Oğlum deden nerede, bir hoş geldin yok mu?
-Hoş geldin amcacığım, sizi tanıyamadım, dedeme haber vereyim... Buyurun içeriye.
-Ev temiz mi oğlum, ben temiz olmayan evlere girmem.
Yaşlı adamın konuşmalarına anlam veremeyen Musa, sakin bir sesle cevapladı:
-Tabi amcacığım, evimiz temiz...
Dedesinin olduğu odaya yaşlı adamı getiren Musa sessizce konuşmaları seyretmeye başladı. Dedesi kollarını açarak misafire döndü:
-Ooooo... Kadir Bey hoş geldin, umarım iyisindir.
Bunları dedikten sonra yaşlı adama sarılan dedenin sıcakkanlılığına karşın, karşıdakinin cevabı bir gariptir:
-Şimdi kollarımı kaldıramam, sen sarıl, bende hoş bulduk diyeyim bari. Zaten fazla duracak değilim, geçerken bir uğrayım dedim.
Sonra Musa'ya dönerek konuştu:
-Oğlum suyunuz yok mu suyunuz... Bizim oralarda misafire su ikram edilir.
-Hemen getiriyorum amcacığım...
Suyu hızlı bir şekilde getiren Musa daha kapıdan girecekken yaşlı amca ile dedesinin birlikte çıktığını gördü. Yaşlı adam dedesine döndü ve dedi ki:
-Senin torununda amma yavaş hareket ediyor canım.
-Sen onun kusuruna bakma, yine beklerim seni...
Kapıdan çıkarken yaşlı adam konuştu:
-Böyle iki saatte misafirine su getiren bir yere ben ancak on yıl sonra gelirim.
Bunları dedikten sonra yaşlı adam hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Dede ile torun içeriye girerken torunu dedesine sordu:
-Dedeciğim, bu amca nasıl birisi, ne yaptıysak beğendiremedik.
-Sen söyle bakalım nasıl birisi...
-Biraz huysuz desem kızar mısın?
Torununa bakarak gülümseyen dede konuştu:
-Kızmam. Hadi içeriye girelim.
Dede ile torun oturuyordu, küçük kız ayran yapmış ve dedesi ile ağabeyine getirmişti. Tam ayranlarını içecekken kapı çaldı. Musa kapıya doğru yöneldi ve kapıya gelerek açtı. Yine yaşlı bir adam gelmişti. Elinde poşetler vardı. Musa yaşlı adamı içeriye davet etti. Yaşlı adam yürürken Musa ile konuşmayı ihmal etmedi:
-Oğlum, böyle bir ev için deden çok para ödemiştir, yazık yazık...
-Efendim, elinizdeki poşetleri alayım...
-Olmaz, hadi bir şey olursa... Ben buradaki kuruyemişi damattan alana kadar ne diller döktüm.
Odaya giren yaşlı adam ve Musa sakin bir şekilde oturan dedenin yanına geldiler.
Musa biraz geride durmuş ve dedesi ile yaşlı adamın konuşmalarını seyrediyordu. Dedesi kollarını açarak yaşlı adama sarıldı ve konuştu:
-Hoş geldin Tahir... Umarım iyisindir.
-Hoş bulduk, iyiyim...
Sonra yede duran ayran bardaklarını gördü ve konuştu:
-Ayran mı içiyordunuz?
-Evet, sende içer misin?
-İçerim, zaten geçerken bir uğrayım dedim...
Ayranlarını yudumlarken dede konuştu:
-Hayrola, elindekiler nedir?
-Kuruyemiş, damat verdi. Birde kuruyemişe para mı vereceğim...
Musa ister vaziyette yaşlı adama bakıyordu. Yaşlı adam oralı bile olmamıştı. Beş on dakikalık muhabbetten sonra yaşlı adam müsaade istedi. Torunu ile beraber misafirlerini geçirdikten sonra torunu dedesine dönerek konuştu:
-Dedeciğim, bir şey diyeceğim ama darılmayın.
-Söyle evladım.
-Arkadaşınız biraz cimri değil mi?
Sakalını sıvazlayan dedesi gülümseyerek konuştu:
-İyi bir tespit, hadi içeriye girelim...
İçeriye giren dede ve torun muhabbet etmeye başlamışlardı ki kapı tekrar çaldı. Kapıyı tekrar açan Musa yine yaşlı bir adamın geldiğini gördü. Yaşlı adam kapıdan girerken konuştu:
-Oooo, evladım burası saray gibi, sende kocaman olmuşsun.
-Teşekkür ederim amcacığım, hoş geldiniz...
İçeriye birlikte giren yaşlı adam ve Musa dedesinin olduğu odanın kapından içeriye dalmışlardı. Dedesi hiç istifini bozmamıştı. Yaşlı adam konuştu:
-Ahmetciğim, seni çok özlemişim ya, nasılsın?
-Sağolasın...
Dedesi gayet soğuk davranıyordu. Yaşlı adam tekrar konuştu:
-Ahmetciğim, ev yaptırıyorum, borç paraya ihtiyacım var, verebilir misin?
-Sen benden üç sefer borç para aldın ve vermedin, önce borçlarını ödesene...
-Ben senden borç para almadım, hatırlamıyorum...
-Yanımızda üç arkadaşımız daha vardı, istersen onlara soralım...
-Ahmetciğim, yaşlılık işte, sen borç ver, ben sana bir ay sonra hepsini veririm...
Musa'ya dönen dedesi konuştu:
-Musa, torunum amcana yolu gösterir misin?
Misafiri kızar tarzda gönderdikten sonra içeriye giren Musa dedesine konuştu:
-Dedeciğim, bu amca yalan söylüyor, doğru anlamış mıyım?
-Doğru anlamışsın torunum... Bugün üç misafir geldi; huysuz, cimri ve yalancı... Olayları seyrettin, sence hangisi benim için ve başkaları için tehlikeliydi?
-Tabi ki yalancı.
-İşte burada olanları ödevine yazmalısın ve öğretmenine "yalancıdan uzak durmak gerek " demelisin...
-Bu olaylar bana da ders oldu dedeciğim, bende bundan sonra yalandan ve yalancıdan uzak duracağım...

SON
LÜTFİ ŞAHİN

16/06/2013 23:37
Uzun süren kış aylarından sonra adeta yaz mevsimini andıran havaların yaşandığı Elazığ sokakları cıvıl cıvıldı. Çiçekler yeşermeye başlamış, ara sıra yağan Nisan yağmurları güzelliğe güzellik katıyordu. Sokaklarda insanlar kış aylarından kurtulmanın verdiği rehavetle ince kıyafetlerini giymiş halde dolaşıyordu. Çocuklar, sokaklara dökülmüş ve kendilerine uygun oyunlar oynuyorlardı. Kimi çocuklar saklambaç, kimi çocuklar elim sende, kimi çocuklar çelik- çomak...
Geniş caddeleri olan sokağın birisinde çocuklar toplanmış ve aralarında yüksek ses tonlaması ile konuşmaya dalmışlardı. İrice olan çocuklardan birisi daha ince yapılı olana dönerek konuştu:
-Selim, hep aynı oyunları oynuyoruz. Hiç birimizin topu yok, senin topunda kış mevsiminden önce patlamıştı.
-Talip, arkadaşım istersen yeni bir top alalım.
Bunu dedikten sonra diğer arkadaşlarına da dönerek konuştu:
-Arkadaşlar, yeni bir top alıp oynayalım mı?
Çocuklar olur manasında kafalarını sallamışlardı. Hep beraber sokaklarında bulunan Salih bakkala gelerek top satın almak istediler. Salih bakkal üzgün bir yüz ifadesi ile konuştu:
-Çocuklar, maalesef son topu arkadaşınız Dursun aldı. Elimde top kalmadı, isterseniz onunla beraber oynayın...
Çocuklar mahsun bir şekilde Salih bakkalın yanından ayrıldılar. Ama hiç olmazsa topu olan bir arkadaşları vardı, onunla oynayabileceklerini düşündüler. Koşar adımlarla yürüyen çocuklar, arkadaşları Dursun'un evine geldiler. Kapıyı çalan çocuklara bir kaç dakika sonra Dursun kapıyı açtı. Çocuklar Dursun'a gülümsediler. Dursun konuştu:
-Hoş geldiniz arkadaşlar, buyurun içeriye girelim...
Çocuklar adına Selim konuştu:
-Dursun, yeni top almışsın, istersen gel de beraber oynayalım.
Biraz duraksayan Dursun, arkadaşlarına üzgün bir yüz ifadesi takınarak konuştu:
-Maalesef arkadaşlar, topu aldım, ancak oynarken patladı.
Çocuklar bu duyduklarına çok üzülmüşlerdi. "Ahlar , vahlar" çekildikten sonra, arkadaşları Dursun'u da alarak başka oyunlara daldılar.
***
Ertesi gün öğlen saatlerinde çocuklar toplanmış, harıl harıl konuşuyorlardı. Selim, arkadaşlarına üzgün bir ifade ile bakarak konuştu:
-Dün akşam misafirliğe gidiyorduk. Birde baktım ki Dursun ara caddede top oynuyor.
Arkadaşları hep bir bir ağızdan:
-Dursun bize yalan mı söyledi?
-Maalesef durum onu gösteriyor. Şimdi ona karşı tavır almamız lazım. Ne dersiniz?
Talip konuştu:
-Tavır alalım, bu ona iyi bir ders olur... Onu oyunlarımıza almayalım.
Çocuklar olur manasında kafalarını salladılar. Selim tekrar konuştu:
-Arkadaşlar, daha önce Dursun'un yalan söylediğini görmedik. Eğer bizden özür dilerse onu affedelim derim. Siz buna ne dersiniz?
Çocuklar adına konuşan Talip:
-Özür dilerse affedelim.
Bu konuşmaları bitiren çocuklar oyunlarını oynamaya başladılar. Yaklaşık yirmi dakika geçmemişti ki Dursun yanlarına geldi. Heyecanlı bir şekilde konuştu:
-Arkadaşlar, ben geldim, bende oynamak istiyorum.
Selim hışımla döndü ve konuştu:
-Sen gitte topunla oyna...
Bütün arkadaşlarının kızgın ifadelerini yüzlerinde rahatça okuyabilen Dursun kızardığını hissetti. Ağlamaklı bir şekilde oradan uzaklaşan Dursun evine doğru yürüdü. Aklına, dedesinin her zaman söylediği bir söz geldi, "yalancının mumu yatsıya kadar yanar." Kendi yalanı yatsıya gelmeden ortaya çıkmıştı. Evden hızlı bir şekilde topunu alan Dursun, hızlı adımlarla arkadaşlarının yanına geldi. Üzgün bir sesle konuştu:
-Arkadaşlarım, topum burada... Sizlerden özür diliyorum.
Yumuşayan yüz ifadesi ile bakan arkadaşları, daha fazla onu üzmek istemiyorlardı. Selim, yumuşak bir ses tonu ile konuştu:
-Sen hatanı anladın, biz seni affetmezsek bir hatada biz yapmış oluruz. Umarım bir daha yapmazsın.
-Söz veriyorum, bir daha yalan söylemeyeceğim...
Çocuklar hep beraber gülümseyip, oyunlarına devam ettiler...
SON

NOT: Bu hikayeyi hayatında hiç yalan söylememiş olan Hz. Ebu Bekir'e ithaf ediyorum...

LÜTFİ ŞAHİN

17/06/2013 1:01
Büyük bir tipiye eşlik eden rüzgar,adeta çılgınca esiyordu.Sabahın erken saatlerinde başlayan ve belirli aralıklarda yağan kar,İstanbul'un beyaza bürünmesine neden olmuştu.Ara caddelerde oynayan çocuklar,adeta karın yağmasından memnun bir şekilde gülüp oynuyorlardı.Çocuklar,yapmış oldukları kardan adamlara kar topu fırlatıyor ve birbiri ile şakalaşıyorlardı.Yetişkinler ise evlerinin ve dükkanlarının önünde birikmiş olan karı kürüyor,bazı yetişkinler ise meskenlerinin kenarlarından sarkan buzdan uzantıları kırıyordu.
Kar,o kadar fazla yağmıştı ki,okullar tatil edilmiş ve yetkililer tarafından büyük önlemler alınmıştı.Ana caddelerde karı kürüyen araçlar ve zincir takmayan şoförlerin trafiğe çıkmasını önleyen polisler bu önlemlerden sadece bir kısmıydı.
İstanbul'un oldukça dışarısında kalan bir boya fabrikasında vardiyalarını tamamlayan işçiler ,çay ocağında oturmuş,birbirleri ile şakalaşıyorlardı.Bir taraftan çay içiyorlar ve bir taraftan da gündelik olayları şaka yoluyla ifade ediyorlardı.Bir masanın etrafında oturmuş olan iki arkadaştan iri yapılı ve pos bıyıklı olanı,zayıf ve bıyıksız olana doğru dönerek konuştu:
-Bu zamanda geçinmek ve çoluk çocuğu okutmak çok zor.Benim üç oğlanın üçü de çalışarak bana destek oluyorlar,onlar olmasaydı benim durumum çok kötü olurdu.
-Ama sen onların geleceklerini çalmış olmadın mı?Onların okuyarak bir yerlere gelmesi daha iyi olmaz mıydı?
-Ahmet,yaşım kırk oldu,eğer daha genç olsaydım ek işler yapar ve çocuklarımın okuması için elimden geleni yapardım.Ancak bu yaştan sonra çalışmak bana zor geliyor,beni çok yıpratıyor.Ben çocuklarımın okuyarak rahat edebilecekleri bir mesleği elde etmelerini istemez miyim?
İri yapılı olan kendi sorusunu yine kendisi cevaplar:
-Tabi ki isterim...Ancak şartların olumsuzluğundan dolayı,çocuklarımı okutma şansım olmadı.Keşke imkanlarım yeterli olsaydı da onları okutma imkanım olsaydı.
Zayıf olanı servis dolmuşlarının olduğu bölüme bakarak konuşmaya başladı:
-Servis araçları gelmeye başladı,istersen kalkalım...
Bunları söyledikten sonra iki arkadaş aynı anda kalkarak servis dolmuşlarının olduğu yere doğru gayet ağır bir şekilde yürümeye başladılar.En önde bulunan servis dolmuşuna binerek aynı koltuğa oturdular.Fazla konuşmayan iki arkadaşında kafasında evlerine bir an önce ulaşma isteği yatıyordu.İki arkadaştan iri yapılı olanın evi daha yakındı,arkadaşı ile vedalaştıktan sonra dolmuştan indi.Zayıf yapılı olan ise bir an önce evine gitmek istiyordu.Mesaiye kalmış ve çocuklarını özlemişti.Çocuklarının okuyarak insanlara faydalı birer insan olmaları genç adamın en büyük emeliydi.Onların doktor olduklarını,hastalara yardımcı olduklarını hayal eder ve bu onu çok mutlu ederdi.Bunları düşünürken evinin olduğu caddeye geldiklerini fark etti.Dolmuştan hızlı bir şekilde indi ve caddenin sonundaki eve doğru yürümeye başladı.Bir taraftan kar yağıyor ve bir taraftan da rüzgar esiyordu,ancak bunların hiç birisi genç adamı yıldırmıyordu.Biraz sonra çocuklarına kavuşacağını hayal ediyor ve bu onun daha hızlı yürümesine neden oluyordu.Bir kaç dakika sonra demir kapılı ve maviye boyanmış olan bir evin önünde durdu.Kapıyı çalmasından birkaç dakika sonra büyük kızı koşarak kapıyı açtı ve babasının boynuna sarılarak konuşmaya başladı:
-Canım babacığım,seni bekliyorduk,hoş geldin.
-Hoş bulduk evladım,hava soğuk,hemen evimize girelim.
Bunları söyledikten sonra kızıyla beraber içeriye girdiler.İçeride diğer iki kızı ayakta onu bekliyorlardı,kızları ile kucaklaşarak onların yanaklarından öptü.Küçük kızı:
-Canım babacığım,sen gelmeden yemeğin bile tadı olmuyor...
-Benim bir tanecik evlatlarım,Allah sizden razı olsun.Fabrikada her dakika aklımdasınız,sizlerle kucaklaşacağım bu anı hep dört gözle bekliyorum.
Bu arada sofrayı hazırlayan eşi de bu konuşmaya katıldı:
-Ahmet,hoş geldin canım,yemek hazır,bir an önce sofraya oturalım.
Genç adam gülümseyerek çocukları ile beraber sofraya oturur.Büyük bir neşe içerisinde yemeklerini yedikten sonra anneleri ile beraber sofrayı kaldıran çocuklar,babalarının etrafında çömelerek oturdular.Konuşmalar genel olarak havaların soğukluğu ve kızlarının istekleri üzerinde yoğunlaşmıştı.Bir ara genç adam büyük kızının bir şeyler söylemek istediğini ve söyleyemediğini fark etti.Büyük kızına dönerek sordu:
-Hayırdır kızım,sanki bir şeyler söylemeye çalışıyorsun,söylemek istediğini çekinmeden söyleyebilirsin.Söylemek istediğin bir şey var mı?
-Babacığım,maddi durumumuz çok kötü,bizler de okuyarak sana külfet oluyoruz.Yan taraftaki kuaför Necla abla gelip çalışabileceğimi söyledi,sizlere ekonomik olarak destek olmak istiyorum.
En büyük hayalinin evlatlarının okuması olan genç adam bu sözlere üzülmüştü ve bu yüzünden rahatça belli oluyordu.Yaklaşık otuz saniye sessizlik olduktan sonra genç adam konuşmaya başladı:
-Kızım,bizim maddi durumumuz senin şu an kafanı yoracağın şey değil.Sizler bizlerin umutlarısınız.Hangi mevsimde olduğumuzu söyler misin?
-Kış mevsimi...
-Bu mevsimde ağaçlar yapraklarını dökmüştür ve her tarafı beyaz örtü kaplamıştır.Ancak bu mevsimden sonra gelen baharla beraber ağaçların yaprakları yeşermeye başlar.İşte,yeşeren yapraklar gibi bizim yeşeren umutlarımızsınız.Benim sizden beklediğim tek şey okuyarak bizlerin umutlarını yeşertmeniz...
Bu konuşmadan sonra birkaç dakika sessizlik oldu ve daha sonra büyük kızı konuşmaya başladı:
-Babacığım,bir an sizin yeşeren umutlarınızı sararttım.Size söz veriyorum,sizin umutlarınızı sarartmayacak,aksine yeşerteceğim.İlkbaharda yeşeren yapraklar gibi,bizler sizlerin umutlarınızı yeşerteceğiz ve sizin güveninize layık olacağız...

SON

LÜTFİ ŞAHİN

Sayfaya Git: [2/2] Önceki 1 2